Make your own free website on Tripod.com

SİYASETSİZLİĞİN SİYASETİ
Seçimden Ne Çıkar?
 

BURHAN METİN

 Türkiye’nin onca belirsizliği ve karmaşıklığının üstüne çok sayıda soru işareti taşıyan erken seçim süreci de eklendi. MHP, erken bir seçimin tetiğini çekti. Olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa Türkiye Kasım’da erken bir seçim yaşayacak.

Siyaseti uzun zamandır zorlayan bir “çevre”, bir süredir harekete geçmişti. İç ve dış ayaklarıyla bu çevrenin ortak hedefi, Türkiye’nin AB’ne tek yanlı bağlanması, dolayısıyla etkisizleştirilmesine hizmet edecek hükümet formülünün hayata geçirilmesiydi. Bunun için İsmail Cem ve Hüsamettin  Özkan marifetiyle DSP içten ele geçirilecek, MHP hükümet dışına itilecek, AB’ci ANAP’ın yanına adaletsiz Gümrük Birliği Anlaşmasına attığı imzayı Türkiye’nin büyük başarısı diye anlatmaya devam eden Tansu Çiller ile koalisyon tahkim edilip yeniden dizayn edilecekti. DYP, işbirliğinde sorun çıkartırsa, AKP’nin (hatta SP’nin) dıştan, gerekirse içten destekleriyle AB’ci bir hükümet hayata geçirilecekti. DSP’yi içten çözmekte Ecevit’in hastalığı bulunmaz bir fırsat sunmaktaydı. Sokaktaki vatandaş, ihtiyar, hasta ve ekonomiyi batırmış, Başbakandan yeterince rahatsızdı. Kampanya, Ecevit’in istifasına odaklandı. Fakat Ecevit bu noktada hastalığına rağmen direnince planın en önemli safhası bozuldu.

Planı yıkan darbeyi, Devlet Bahçeli’nin partisine dönük “git baskısına” karşı “hemen erken seçim” manevrası vurdu. AB’ci plan, boşa çıktı, hatta tersine sonuçlar doğurmaya başladı. Bahçeli’nin meydan okuması, DSP içindeki AB’cilerin tasfiyesi ve ulusalcı kanadın yükselişini beraberinde getirdi. Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel, önce Özkan’ın yerine Başbakan yardımcılığına, hemen ardından Cem’den boşalan Dışişleri Bakanlığına getirilerek sürecin en kilit ismi oldu. AB’ciler, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldular.”

Bu süreçte ilginç noktada duran Kemal Derviş’ti. Sistemin Türkiye’deki “ekonomi-politik komiseri” Derviş, seçimden bahsederek hükümetin kuşatılmasını başlatan isimdi. Seçimlerin Türkiye’de ekonomiye negatif etkileri bilinmesine rağmen Derviş, erken bir seçimin IMF programının uygulanmasını hiç te bozmayacağını ısrarla vurgulamaya başladı. Oysa programın garantörü Derviş’ten seçimin erken değil, vaktinde yapılmasını istemesi beklenirdi. Mevcut hükümet programa sadakatle bağlıydı ve Ecevit, hükümetinin program uygulamasındaki başarısından övgüyle söz etmekteydi. Derviş’in seçim isteyen açıklamalarında sözkonusu çevrenin DSP ve MHP’yi oyun dışına itme hazırlığının izleri gözden kaçmıyordu. Piyasaların üzerine kilitlendiği isim olarak Derviş, bu etkisini AB’ci operasyona değerli bir katkı olarak sundu. Hükümet, Derviş üzerinden, Başbakanın hastalığının yanında doların korkutucu kıskacına sokuldu. Daha ileri adım atsa ve tavrını keskinleştirse Derviş’in iki dudağının arasından çıkacak bir çift söze bakan piyasalarda ani bir hareketlenme hükümeti anında yerle bir edebilirdi.

Süreçte Derviş’in Cem ve Özkan ile “danışıklı pozisyonu” erken seçim çağrısıyla kendini ele verdi. Ancak Derviş, tavrını daha ileriye götürmekten, istifasının geri aldırılması ve Cem hareketine katılmaktan vazgeçirilmesinde görüldüğü gibi, uygun biçimde men edildi.Derviş’in ABD yönetim çevrelerinden “çizmeyi aştığına” dair uyarılar aldığı basının satır aralarına yansıdı.

 MESUT OYUNU

“Çevrenin” etkili ayaklarından biri ANAP olacaktı. Halk nezdinde itibarını kaybeden Yılmaz, siyasetteki varlığını AB misyonerliğine oynayarak korumak çabasına girdi. AB’cilik gerçekten de Yılmaz’a siyasette hak ettiğinin çok üstünde bir etki alanı açmıştı. Halkta kaybettiği desteği, devlette fazlasıyla elde etmesi Yılmaz’ın siyasetteki taktik manevra kabiliyetinin göstergesiydi.

Öte yandan seçmen desteğini kaybettiğinden ve siyaseti taktik açılışlarla yürütmek zorunda kaldığından Yılmaz, çok sık açmazlarla karşılaşmaktaydı. Eğer DSP’deki AB’ci huruç başarı kazansa, parti ve dolayısıyla hükümeti ele geçirebilseydi, bu durumdan en fazla Yılmaz kaybedecekti. Etkili AB kartı Yılmaz’ın elinden kayıp gidecekti. Aynı tehlikeyi Cem ve Özkan partilerinden istifa edince de yaşadı. Derviş’i yanına çekebilse ve kopma kamuoyunda tutsa idi, ANAP’ın siyasetteki biricik dalı kırılacaktı. AB’cilik kartını kaybedeceği korkusuyla Yılmaz, soluğu hemen Brüksel’de aldı. Cem’in hareketinin tutmayacağı belli olunca Yılmaz, Brüksel’den aldığı garantilerle AB yasalarına bütün gücüyle asılmaya başladı.

 AB’Cİ OPERASYON AKİM KALDI

 DSP’den istifalar engellenemese de AB’ci çevre dağıtıldı ve etkisizleştirildi. Türkiye’yi AB’ye ve Avrupa üzerinden sisteme tek yanlı bağlamak hedefindeki operasyon şimdilik ber taraf edilebildi.

Bahçeli’nin başını çektiği karşı operasyonun Irak üzerinde Türkiye ile ABD yönetimi arasında uzlaşmaya varılmasıyla mümkün olabildiğini değerlendirmekteyiz. Türkiye, Irak operasyonuna etkili şekilde katılma karşılığında AB’nin ve AB üzerinden Türkiye’nin olası bölgesel etki ve işbirliklerini minimalize etme çabasındaki daha geniş uluslar arası bir çevrenin birleşik saldırısını etkisizleştirebildi. AB’ci operasyon şimdilik akamete uğratılmış olsa da, DSP’den beklenenden çok istifanın gerçekleşmesi Türkiye’de AB sarkacında süregelen oyunun taraflarının yenişemedikleri de görüldü.

Plan boşa çıkınca AB’ci çevre hükümeti sabote etti ve bunda da hayli başarı kazandı. Hükümet, Bahçeli’nin “iyi niyetiyle” sürüyor ve Bahçeli’de bu iyi niyetini 3 Kasım’da seçim koşuluna bağladı. Bu karmaşık ve çok aktörlü darboğazda Türkiye bir yandan diğer yana savrulup duruyor. İstikrarlı ve gelişmeci bir siyasal merkez kurulmadan bu sallantılar Türk insanının gündelik hayatının parçası olmaya devam edecektir.

 İNİSİYATİF BAHÇELİ’DE

 MHP, ilk defa üzerinden siyaset yapılan etkisiz bir varlık olmaktan kurtulup, siyaseti yönlendirmeye başladı. MHP, liderinin bu çıkışlarıyla iktidar yorgunluğunu üzerinden atacağa ve seçimlerde baraj sorunu yaşamayacağa benziyor.

Her ne kadar zaman zaman AB’ci gündeme karşı çıkışlar yapsa da Türkiye’nin batı ile ilişkilerinin hassas dengesini gözeterek açık tutum almaktan da kaçıyor. Atasözüyle söylersek,”ite dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmayı” tercih ediyor. Fakat bu tavır da belirsizliği nedeniyle MHP’nin durduğu pozisyonu ikircikli kılıyor. İdam, öğretim, yayın ya da benzer AB dayatması yasaların Meclisten geçirilmesinde sessiz kalacağını beyan etmesi, belayı üzerinden def etme ve tabanda itibarını koruma kaygısını yansıtıyor.

Bahçeli ve MHP açıktan söylemese de aslında AB’den oldukça rahatsız ve rahatsızlığını ara sıra boy göstermelerle ortaya koymanın ötesine geçemiyor. AB, Kürt sorunu, Kıbrıs ya da benzer konularda önemli ancak tepki gösterebiliyor, fakat proje veya öneri sunamıyor. Gerçekte bu sadece MHP’nin değil, Türkiye’nin eksiği... devlet de ancak belayı savuşturmakla sınırlı bir alanda hareket ediyor. Mesela devlet katında Kürt ve Irak siyasetinin bulunup bulunmadığı büyük bir sır. Kürtler de, Irak da ABD’den çok Türkiye’nin can alıcı sorunu. Ama basına yansıyan haberlerden müzakerelerin borç boyutunun pek ötesine geçmediğini ortaya koyuyor.

 IMF DE SEÇİMDEN YANA

 Programın işleyişinin görevlileriyle sürekli denetimde tutan IMF de erken seçime olumsuz tepki vermedi. Kahkonen, Derviş gibi (veya Derviş, Kahkonen gibi demek lazım belki) seçimin program uygulamasını bozmayacağını söyledi. Derviş’in tavrı bu bağlamda IMF’nin tutumunun açık bir yansımasından başkası değil.

Bu çerçeveden bakıldığında seçim ve doğrudan olmasa bile seçim tartışmalarının yaratacağı kaos ortamı, düğmeye basıldığında Irak Operasyonunda ABD’nin Türkiye ile işini kolaylaştırmaya dönük bir yanı da barındırıyor. Türkiye’deki çatışmanın seçimin tarihine kayması bu açıdan manidardır. ABD’nin Irak işini kazasız belasız atlatmada her şeyden çok Türk Silahlı Kuvvetlerine ihtiyacı var. TSK, hem bölgenin hem dünyanın en gelişmiş ordularından birisidir. Bu nedenledir ki Türkiye “güvenlik ihraç” eden ve gerçekte mecbur kaldığı bir hale sürüklenmiştir. ABD, bir yandan Türk devletinin taleplerini bu gerçek dolayısıyla dikkate almak zorundaysa da, diğer yandan Türk güvenlik gücünü en az bedelle kullanmanın peşindedir. Erken seçim süreci öncesi ve sonrasında beliren fotoğrafın çelişik kareleri bu gerçekten kaynaklanmaktadır.

 Siyasal aygıt ile güvenlik aygıtının farklı ve çoğunlukla çelişik yönlerde hareket etmesi, ekonomik darboğazla tutsak alınmış Türkiye’nin en büyük handikapıdır. Türkiye, AB’nin haksız taleplerine karşı durumunu kısmen güçlendirdi, buna karşın Irak’ta başka mecburiyetlerle karşılaştı. Siyasal alanda püskürtülen AB’ci taarruzun yeni bir toparlanma ve geniş bir cepheyle yeniden başlamayacağının garantisi ise yok.

 SİYASETİN ADRESİ NERESİ?

 Bu çok bileşenli karmaşık çerçevede seçim sonuçlarına dönük bazı öngörülerde bulunursak, CHP’ni birinci parti, Deniz Baykal’ı başbakan yapacak düzenlemelerin başlaması sürpriz olmayacaktır. Türkiye’nin belirsizliklerle dolu siyasal konteksinde sistem ile Türkiye ilişkilerinin yeni (ve geçici) yatağı CHP görünmektedir. Derviş için hazırlanan olağan yer de CHP’dir. Baykal, başörtüsünü sorunun çözeceğini belli ettiğinde CHP’nin seçim ipini göğüslemesinin önünde engel kalmayacaktır. Derviş artı başörtüsü, CHP’yi iktidara taşıyacak sihrin formülüdür. Başörtüsü sorununun CHP tarafından çözülmesi (vaadi) aynı zamanda AKP’yi vuracağı gibi, devleti sünni-muhafazakar kitleyle yeniden buluşturacak ve rejim rahatlayacaktır.

Solda siyasal toparlanmanın adresi CHP olursa Cem ya da başka sol partiler hırslarını başka bahara ertelemek zorunda kalacak görünmektedir. Eğer DSP’de Ecevit sonrasında Ş. Sina Gürel inisiyatifinde ulusal bir toparlanma olmazsa, CHP yeni rolü için hiç zorlanmayacaktır.

Derviş, Cem’den gönülsüzce nasıl koparıldıysa, CHP’ne ikinci adam olarak gitmeye de razı olacaktır.

Cem’in yeni partisi bu koşullarda elindeki milletvekillerini dahi tutamayacaktır. Cem’in bu konjonktürde ve hele seçmen tabanında hiçbir başarı şansı yoktur. Cem’in AB üzerinden medyaya uzanan ilişki ağının yapay bir imalatı olduğu artık iyice gün yüzüne çıkmıştır. Kaldı ki Cem, ABD’deki Yahudi lobisinin etkin kesimlerinin eleştirisine bile muhatap olduktan sonra Cem’in hangi destekle ayakta kalacağı büyük bir soru işaretidir. Olsa olsa Karayalçın, Cem ve solun Avrupa kanadının başka temsilcileri kısır bir ittifaka gideceklerdir.

 SİYASET KRİZİ/SİSTEM KRİZİ

 Türkiye’nin derin ve tarihsel bunalımı, yapısal sorunları çözecek Türk perestroykası yaşanmadıkça bitmeyecek, bu koşullarda yapılacak her seçim kısa bir soluklanma olacak ama bir süre sonra başka bir kriz patlayacaktır.

Devlet ve siyaset, ne yazık ki hiçbir stratejik derinlik taşımamakta, günün getirdiği açmazlar, taktik adımlarla aşılmaya çalışılmakta ve bu noktada yeniden tıkanmaktadır. Ecevit, AKP ve HADEP örneğini vererek rejim bunalımından söz etmektedir. Olağan bir seçim bile rejim sorunu yaratabilir diye korkuluyorsa, Türkiye, daha çok gailelere duçar olacaktır. Din ve etnisiteyi, siyasal-toplumsal sistemin meşruluk dizgesi içinde anlamlı ve yaratıcı bir noktaya yerleştiremeyince, halk da siyasetten kovulmakta, sistemden dışlanan yığınları dış dinamikler ele geçirmekte ve bu defa Türkiye, kendi varlığından acı çeken garip bir siyasal mazoşizme teslim olmaktadır.

Siyaset Türkiye’de tabanda değil, tavanda, milletin gücü ve imkanlarıyla değil, devlet katının dar ittifaklarıyla yapılan tüketici bir mahiyet taşıya gelmiştir. III. Selim’den bugüne sert merkez, çevre taleplerini ya dışlamış ya bastırmıştır. Bu nedenle Türk siyasal tarihinde milleti sadece kullanmayı gözeten sert devlet içi kavgaları gelenekselleştirmiştir.

Çevre taleplerini dikkate almayan, bunlara asgari ölçüde tatminkar çıktılar üretemeyen ve bu yolla destek sağlayamayan hiçbir siyasal sistem ayakta kalamaz. Meşruiyet ve bütünleşme krizine girer. Türkiye, tam bu eşikte durmaktadır. Çevreden yönelen istemler, sistemin siyasa yapıcıları tarafından dikkate alınmadığından Türk siyasal sistemin sürekliliği hakkında bir Başbakan rahatça şüphe belirtebilmektedir.

Merkezin kapalılığı, çevre öfkesini tetiklemekte, bu da sistemde derin yarılmalar yaratmaktadır. Görünür verileriyle bu koşullar altında yapılacak her seçim, Türkiye’nin derin ve tarihsel bunalımını çözmeye değil, artırmaya namzettir.