Make your own free website on Tripod.com

KRONİKLEŞEN KRİZ

 MAHİR KAYNAK

 Neden Türkiye’deki sorunlar hemen bir kriz boyutuna ulaşıyor? Her ülkede bir takım sorunların olması son derece doğalken ülkemiz neden bir krizden ötekine koşuyor? Herhangi bir Avrupa ülkesi bölünme, dağılma, yok olma endişesi taşımazken Türkiye neden diken üzerinde oturuyor? AB’ye girmek ya da dışında kalmak başkaları için sadece bir tercihten ibaretken neden bizim için rejimi bile etkileyecek bir çatışma konusuna dönüşüyor?

Soruları çoğaltabiliriz ama özeti şu: Sanki önümüze iki çeşit yemek sunulmuş da bunun birini tercih etmek konumunda değiliz. Önümüzdeki seçeneklerden biri bize ölümsüzlüğü sunarken diğeri hayatımızın sonu anlamına geliyor.

Bu görüntü ne kadar abartılıysa tercihlerimizin dünya ölçeğinde etkiler yaratacağı da o kadar doğru. Bu yüzden kararlarımızdan etkilenecek ülkeler, işlerini sağlama bağlamak için, karşılarında bir Türkiye iradesi görmek yerine kendi adlarına karar verecek bir yapı oluşturmak istiyorlar.

Son bir örnekten başlayarak ülkemizdeki siyasi yapıyı inceleyebiliriz. Adalet ve Kalkınma Partisi içerde “derin devlet” adıyla sembolleştirdiğimiz güçlerle ihtilaflı. Hatta başbakan bu partinin iktidara gelmesinin bir rejim sorunu haline gelebileceğini açıkça ifade  ediyor. Parti güvenceyi dışarıda arıyor.

1980 darbesi sonrasında da aynı durumu gözlemleyebiliyoruz. Turgut Özal partisini kurtarmak için dış desteklerden yararlanıyor.

İşin ilginç yanı “derin devlet” dışarıyla ihtilaf halinde değil. Hatta her ikisini destekleyen dış dinamikler tamamen aynı.

Halk ne siyasi partiye ne de bürokratik yapıya düşman değil. Sorunlarını bunların birinin çözeceğinin bilincinde ama  mücadelenin kendisi için ve kendi adına yapılmadığının da farkında. Büyük bir kavga sürüp gidiyor ancak kimin ne amaçla bunun içinde olduğu pek anlaşılamıyor. Çoğu zaman çıkarlarını ön plana aldığından şikayet ettiği siyasetçilere kızıyor ama bütün dünya için önemli olan ülkesinin yağmacıların keyfine bırakılamayacağını anlayıp sorgulayamıyor.

Bazen bürokratik güçlerin özgürlüklerini sınırladığını, demokratik geleneklere uymadığını söylüyor. Bunu bürokrasinin gücünü sürdürme ihtirasına bağlıyor. Ama bu gücün, mensuplarına aşırı bir imtiyaz ve  abartılı bir yaşam sağlamadığını hesap etmiyor. Yani herhangi bir rejimin bürokratlarına üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri vereceğini düşünmüyor.

Sistem şöyle işliyor: Ülkedeki güçler üç parça olarak düşünülüyor: Halk, bürokrasi ve ekonomik güç odakları. Bir ülkede içi istikrarın sağlanmasının  bunlar arasındaki  uzlaşmaya bağlı olduğu biliniyor. Üstelik bunların çıkarlarının ülke düzeyinde birbiriyle aşırı bir uyumsuzluk içinde olmayacağı da apaçık. Ama eğer bunlar herhangi bir şekilde birbiriyle çatışır konuma getirilebilirse dışarıdaki güç odağı uygun kombinasyonlarla kendi politikalarını uygulatmak imkanını elde edebilir.

İlk iş bunlar arasında uzlaşmazlık alanları yaratmak ve bunları kurumsallaştırmak oluyor. Bu güçlerden her birinin farklı ideolojileri olması gerekiyor. Halk ve bürokrasi aynı sınıfsal köklere dayandığı ve yaşam düzeyleri arasında belirgin bir fark olmadığı için ayıraç olarak din kullanılıyor.

Çocukları aynı okullara giden, benzer şeyleri yiyen ve giyen insanlar dindar ve laik kamplara ayrılıyor. İdeolojiyi bir yana bıraktığınızda ülkesinin geleceğini aynı şekilde tasavvur eden insanlar keskin bir çatışmaya girebiliyor.

Ekonomik güç odakları dünya kapitalizmiyle uzlaşmaları şartıyla yaşabiliyor. Ülke içi dinamiklerin yarattığı odaklar örseleniyor, engelleniyor. Bunların ülkenin laik yapısını bozacağı ve tek amaçlarının bu olduğu söyleniyor.

Bu üçlü yapı hiçbir zaman yan yana gelemiyor. Darbe dönemlerinde ekonomik güç odaklarıyla bürokrasi ön planda ve ittifak içinde, halk pasif konumda oluyor. Normal dönemlerde ekonomik güç, medyayı da kontrol ettiği için halkla yakınlaşıyor ve bürokrasiyi hasım haline getiriyor.

Günümüzü bu modele göre incelersek daha önce karşılaşmadığımız bir durumda olduğumuzu görebiliriz. Önümüzdeki dönem Türkiye’nin Irak’tan başlayarak bir dizi askeri operasyonlara gireceği bir dönem olarak görünüyor. Bu durumda bürokrasiyle halk arasında bir yakınlaşma ve uzlaşma gereklidir ve yeni siyasi yapı buna göre oluşturulacaktır. Ekonomik güç geri plana itilecek, savaş ve bununla ilişkili kavramlar ön plana çıkarılacaktır.

Son yılların öne çıkan sorunu olan ekonomik sıkıntıların bir ölçüde hafifleyeceği ve katlanılabilir bir düzeye ineceği beklenir. Halktaki kalkınma ve büyüme sevdasını yok etmek için üretilen ve ekonomiyi döviz-faiz-borsa üçgenine sıkıştıran anlayış değişecek, hatta bu anlayışı yerleştirmek amacıyla kurulan bazı televizyon kanalları, işlevleri sona erdiğinden, ya kapanacak ya da yayın politikasını değiştirecektir.

Globalleşmeyi savunan kesimlerin tasfiye edilmesi ve etkisiz hale getirilmesi gerekecektir. Bu nedenle Yeni Türkiye hareketinin gelişmesi beklenmemelidir. Kemal Derviş’in ülkesine dönmesi en güçlü olasılıktır.

Laikçilik dozunu hafifletecek, dinciliğe olmasa bile dindarlığa karşı daha hoşgörülü davranılacaktır. Soy temeline dayanan ayırımcılık engellenecek, Osmanlı benzeri bir anlayış ön plana çıkacaktır.

Bu analizle önümüzdeki manzara arasında hiçbir benzerlik olmadığı apaçık görünüyor. Eğer önümüzdeki günlerde bir seçim yapılırsa kazanacak partiler ülkenin ihtiyaçlarına hiçbir biçimde cevap verecek bir yapıya sahip değil. Bu ciddi bir çelişki ve büyük operasyonlara girecek bir ülke için önemli bir risk unsurudur.

Öyleyse, yani analizimiz doğruysa, bu yapı içinde bir seçim yapılmasını beklemek yanlış olur. Başka bir ihtimal devletin böyle bir seçimin sonuçları içinden şartlara uygun bir yapının çıkabileceğini düşünmesidir.

Bütün bu veriler Türkiye’nin çok büyük bir değişimin eşiğinde olduğunu göstermektedir. Bölgemiz Birinci Dünya Savaşı sonrasını andırır biçimde değişikliğe uğrayacak ve bu değişim ülkemizi büyük ölçüde etkileyecektir. Bu görüntüyle ülkemizdeki siyasal yapı uyum içinde değildir ve değişecek olan siyasi yapıdır.

Var olan şartlar dünyanın çok yakından izlenmesini gerektirmektedir. Operasyon alanı bir ülke olmadığından, bir bölgeyi ve buna bağlı olarak dünya dengelerini etkileyeceği için uygulanacak politikalar dünyadaki güç odaklarıyla uyumlu ve hatta çoğunlukla işbirliği içinde olmak zorundadır. Bu bakımdan bağımsız dış politika kaygısı yerini risksiz ve uygun bir dış politika uygulama endişesine terk edecektir.

Böyle durumlar ülke içinde demokrasinin birinci öncelik olmadığı dönemlerdir. ABD, çatışmanın boyutlarının büyüklüğünü ve bunun ülke içinde güvenliği sağlamada zorluklar yaratacağını düşündüğü için geleneksel demokrasi kurallarının dışına çıkmayı göze almaktadır. Bu eğilimin ülkemizde çok daha güçlü bir biçimde gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Türkiye hem çatışma alanının orta yerindedir hem de çatışan bütün tarafların  etkileyebileceği kesimler ülkemizde mevcuttur. Bu, özgürlüklerin önemli ölçüde sınırlanacağı anlamına gelir.

Böyle durumlar bir ikilemi beraberinde getirir. Başarı birlik ve disiplin içinde olmakla kolaylaşır. Ancak bu birliktelik doğru bir karar doğrultusunda olursa anlamlı olur. Doğruyu bulmak tartışmayla mümkündür. Tartışma dağılmanın da sebebi olabilir.

Bu kısır döngü her zaman belli bir biçimde çözülmüştür: Hakim olan güç kendi tercihini herkese zorla kabul ettirir. Diğerlerinin yapacağı şey bu tercihin doğru bir tercih olmasına dua etmekten ibarettir.

Sonucu belirleyen ikinci unsur tarihin seyridir. Birinci Dünya Savaşında Osmanlının dağılması kaçınılmazdı. Çünkü çatışmanın temel nedenlerinden biri Osmanlının topraklarının paylaşımıydı. Yapılabilecek şey kaybı en aza indirmekten ibaretti. Bugün tarihin seyri ülkemiz için  kötü bir gelecek göstermiyor. Yapılacak şey bu  konjonktürü iyi değerlendirmek ve kazanmasak bile bir şey kaybetmemektir.