Make your own free website on Tripod.com

MİLLİ  RESTORASYON

AHMET ÖZCAN

Anadolu’nun dirlik ve düzen tarihi, devrimlerin değil restorasyonların, toplumsal ilişki ve çelişkilerin değil, devletin yeniden tanziminin tarihidir. Savaşlar ve göçlerle dolu bu coğrafyada temel siyasal hedef ve sorun, daima denetim ve disiplin olmuştur. Dirlik ve düzen, en iyi denetimin sağlanması olarak algılanmış ve bu amaçla toplumların zihniyet dünyasında kutsal olan ve somut yaşamlarında otoriter davranan devlet örgütlenmeleri vücut bulabilmiştir. Bu tanrısal ve yarı askeri devlet örgütlenmeleri, esas itibariyle göçebeliğin denetimi ve savaşın sürekliliği üzerine oturan askeri-tarım düzenini müstakar kılmayı ifade etmiştir: Mülkün ve köleliğin denetimi, din ve inançların denetimi, kabile ve aşiretlerin denetimi, hatta anonim bütünler içinde erimiş halde varolan bireysel kimliklerin ve geleceğin denetimi...Düzen işte bu denetimle elde edilen hegamonyanın adıdır.Tarih boyunca süren büyük çaplı göçlerin yıkıcı etkileri yada savaşların büyük yenilgi ve zafer gibi sonuçları ise dirlik ve düzenin yeniden kurulmasının yada yenilenmesinin kapısını açmıştır.

Roma imparatorluğu; tarihi boyunca iran-roma savaşlarının yorgunluk dönemlerini, Hıristiyanlığın kabulünü, kuzey ve doğudan gelen göç ve istila dalgalarını, ikonoklast akım gibi yeni sosyo-politik dinamiklerin harekete geçmesini ve yine göç ve savaş temelli yeni sosyolojik faktörlerin ürünü olan mezhep ayrışmaları gibi nedenlerle ortaya çıkan bozulma dönemlerini, restorasyon anlamına gelen yeni politikalar ve reformlarla aşmıştır.

Osmanlı da aynı şekilde,Timur istilası,Bizans’ın fethi ve Viyana seferleri sonrasında büyük restorasyonlar yaşamıştır.17.yy dan itibaren yeni dünyanın keşfi ile birlikte Avrupa’da başlayan modernleşme sürecinin sonuçlarından biri olarak ticaret yollarının değişmesi, koloniyal politikalar ve Anadoluda baş gösteren kıtlık dönemleri arka arkaya dirlik ve düzeni bozmuş, 3.Selimle başlayan yenilenme çabalarına yol açmıştır.Tanzimat, kapsamlı bir restorasyon süreci olarak gelişmiş ve 2.Abdülhamit’in temsil ettiği direnç politikasına rağmen 1.Dünya Savaşı sonunda düzen tamamen çökmüştür.Cumhuriyet ,Osmanlının yıkıntıları arasından kurtarılabilen Anadolu’nun restorasyonu olarak şekillenmiştir. 2.Savaş sonrası demokratik düzen deneyimi ise daha küçük çaplı bir restorasyon hamlesi olarak sahneye çıkmıştır ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte tekrar bir restorasyon ihtiyacı ve talebi belirmiştir.

Bu tarihi serüven biteviye sürmekte ve her yeni durum karşısındaki tıkanma ve bozulmayı yeni bir restorasyon hamlesi izlemektedir.Jeopolitiğin tarihsel ironisi olarak, yaşadığımız coğrafya, göçler ve savaşlarla işleyen ve çöken bir düzene sahiptir.Dinler ve kültürler, bu düzenin prizmalarına yansıyan yüzleriyle maya tutar ve yerlerini alırlar.

Restorasyon, düzenin yeniden kurulması ya da yeni bir düzen kurulmasıdır.Devrimlerden farkı, devlet içinde veya devlet kertesinde olup bitmesi, yani esas itibariyle hegemonya çeperindeki inisiyatif ve eylemlerle irade beyanıdır. Hiçbir toplumsal dinamiğin,-yani örneğin Avrupa’da ki sınıfsal çatışmalar, yada Amerika’da ki iç savaşları türünden -örgütlü müdahalesi olmadan, bütün çelişki ve çatışmaların devlet bağlamında sahneye çıkıp çözülmesi ve yine seçkinler öncülüğünde yeni tanzimin yukardan aşağıya doğru gerçekleşmesidir. Restorasyonlar, sonuçları itibariyle Antonio Gramsci’nin belirttiği gibi pasif devrimler olarak nitelenebilecek köklü değişimlere yol açtığı gibi, bazen de varolan statükonun korunması ve ömrünün uzatılmasını sağlayacak tedbirler düzeyinde de gerçekleşebilmektedir.Tarihin kırılma anları bu yöntemle daha az sancılı gerçekleşir.

Yine tıpkı devrimlerdeki gibi her restorasyon süreci, başlangıcında yada sonucunda yeni elitlerin sahneye çıkmasını sağlar.Bizans’ın fethi sonrasında beylikler koalisyonu görünümünde ki devletlü sınıfların yerini devşirme elitler almış, tanzimat sonrası kurulan modern okullarda yetişen aydın-bürokrat kadrolarda, meşrutiyet ve cumhuriyetin yeni elitleri olarak sahneye çıkmışlardır. Elit dönüşümü düzenin yenilenmesinin vazgeçilmez kuralıdır.

Restorasyonlar, doğanın sürekli kendini yenilemesi gibi toplumların ve düzenlerin de metazori yenilenme dönemleri olduğunu ve bu yeteneği olmayanların tasfiye edildiğini göstermektedir.Yeni ya da yenilenme adeta tarihin çarkını döndüren bir dinamo etkisine sahiptir.Şüphesiz her yeni iyi her eski de kötü sonuçlar doğurmaz. Ama değişim her tür sonucuyla birlikte tarihin değişmez yasasıdır.

Bizatihi kendisi, Osmanlının çöküşünün restorasyonu anlamını taşıyan Cumhuriyet dönemine baktığımızda, kurulan yeni düzenin de sürekli yenilenme ihtiyacı duyduğu ve bu yönde kritik dönemeçler yaşandığı görülmektedir.

1930’lu yıllarda Avrupacı, 1950’li yıllarda Amerikancı doğrultuda iki önemli restorasyon deneyimi yaşanmıştır. Her iki dönemde de dünya konjonktürüne paralel özelliklere sahip yenilikler devreye sokulmuştur. İlkinde Sovyet, Alman ve İtalyan totaliterizminin bir karması üretilmiş, ikincisinde ise kapitalist batı modelleri taklit edilmiştir. Üçüncü restorasyon deneyimi ise 1980’li yıllarda Özal la başlayan ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte yeni durumun belirsizliği nedeniyle yarım kalan, Özal’ın ölümüyle birlik

te rafa kaldırılan 2.Tanzimatçı restorasyon dönemidir.

28 şubat süreci 1930’lu yılların dinamiklerine yaslanarak, Özalist restorasyonun kapılarını kapatmaya çalışmış ancak tam tersine Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alan derin bir çelişkinin alevlenmesi ile sonuçlanmıştır.

İçinde yaşadığımız süreçte,Türkiye’nin yeni bir yön çizerek siyasetten, yağma ve talan düzenine kadar bütün sosyo-ekonomik ve politik statükoyu elden geçirip yeni bir düzen inşa etmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu süreçte birbiriyle çatışmayı sürdüren ve Türkiye’nin geleceğini ipoteğe almaya çalışan iki ana restoratör taraf göze çarpmaktadır: Stotukocu güçler ve 2.Tanzimatçılar.

Son elli yıllık geçmişe baktığımızda D.Shayegan’ın ifadesiyle “karşılıklı olarak birbirini biçimsizleştirerek çatışan bu bağdaşmaz taraflar arasındaki derin çatlak” Türkiye’yi yeni ve daha kritik sorunlarla yüzyüze getirmektedir.  Stotukocu güçler, Kemalizme sığınarak sahnede tutunma savaşı vermektedir. Gelecekte Kemalizm, konvansiyonel güçlerin iktidarda kalma tarzının paravanı gibidir. Bu kesimlerin ‘illa da biz yöneteceğiz!’ iddiası dışında hiçbir ciddi tez ya da projeleri yoktur. Varolan düzenin değişmemesine dönük inatları Hamidizm olarak nitelenebilecek kadar 2.Abdülhamit tarzına benzemektedir.Ulusalcılık olarak tanımladıkları frankofon batıcılığı, anglo sakson küreselleşmecilikle çatışmaya sokarak buradan güç ve meşruiyet devşirmeye çalışmaktadırlar.Laik, cumhuriyetçi ve milliyetçi vasıfları bürokratik üslup ve yöntemlerle savunma alışkanlıkları yüzünden milletle de çatışan bu kesimlerin nihai amacı oluşacak yeni düzenin kendilerinin de içinde olacağı bir denge ve koalisyon tarzında gerçekleşmeye zorlamaktır. Bu amaçla kendi varlıklarını ve güçlerini abartarak pazarlık şanslarını yükseltmeye çalışmaktadırlar.

İkinci taraf ise, ideolojik pozisyon, dış müttefik ve söylemleri itibariyle tanzimatçılığı ifade eden, yenilikçi bürokrasi, tekelci sermaye ve aydınlardan oluşan daha organize kesimlerin küreselleşmeciliğidir. Anglofil çerçevede reformist ve revizyonist politikaları savunan bu kesimlerin talep ettikleri restorasyon, esas itibariyle söylemin büyüsüne yaslanarak geniş toplumsal kesimler nezdinde cazibe oluşturma şansına sahiptir. Statüko ile çatışmanın haklılığından beslenen değişim talebine Menderes ve özellikle Özal dönemini refere etmektedirler. 2.Tanzimatçıların kürt ve İslamcı muhalif güçleri yanına yedekleme ve konvansiyonel güçleri yalnızlaştırma stratejisi, AB’ye giriş diskuru  üzerinden gündem oluşturmaktadır.

Statükocu güçler, her tür değişim talebine karşı saplantılı bir reddedişin dilini kullanmakta, sahiplendikleri düzenin bittiğini görmelerine rağmen hem çağdaşlaşma hedefini hem de bu çağdaşlaşma sürecini frenleyen şeyleri aynı anda korumaya çalışmayı sürdürmektedirler. Kendilerine özgü bir projenin olmamasından dolayı daima tekrarlanan demode sloganlar ve uyarlanma eksikliğinden ötürü keskinleşen arkaik politikalarla devleti ve toplumu cendereye almışlardır.

2.Tanzimatçı çevreler ise küreselleşme ve değişim söyleminin büyüsüne, mekansız ve tarih ötesi bir edayla sahip çıkmaktadırlar.Foucault’un ifadesiyle,”devleti hükümet etme işinden boşaltan ve tekniği politik ideolojinin yerine ikame eden”yeni tip hegemonya biçimini teklif etmektedirler.Teatral bir sergileme hatta gösteri tarzında ifade edilen eleştiri, teklif ve taleplerinin teorik düzeyde dahi zamana ve mekana giydirilip test edilmesine fırsat verilmeden kabullenilmesini dayatan örtük bir faşizanlığı yöntem olarak kullanmaktadırlar. Yine sorgulama ve yanlışlanmaya karşı pejoratif ve suçlayıcı reflekslerle tepki veren özellikleriyle bu kesimler, karşı çıktıkları totaliter güçlerle esasta aynı minvali paylaştıklarına dair şüpheleri uyandırmaktadırlar.

Sonuçta Raymond Aron’un zincirleme özdeşleşme dediği türden birbirinden beslenerek varolan ve giderek benzeşen batı kaynaklı iki farklı tarafın çatışmasına hapsolma tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Ark planında ABD/AB ve asyatik güçlerin rekabeti, içsel seyrinde iktidar ve rant paylaşımından etnopolitik hegemonya çekişmesine kadar bir dizi yanal çelişkinin de dahil olduğu bu kaotik sürecin tek eksiği milli bir seçeneğin oyuna dahil olmamasıdır.

MİLLİLİK NEDİR?

Önce bazı kavramların anlamı üzerinde durmamız gerekiyor. Herkesin durduğu yere göre anlam yükleyip olumlu yada olumsuz kıldığı bu kavramlar konusunda netleşmek, bütün tanımların altüst olduğu bir dönemde yeni tanımlar ve anlamlandırmalar geliştirmek şarttır:

Bilindiği gibi milli kavramı national’ın karşılığı olarak icad edilen Ulus kavramının alternatifidir. Bu ikisini birbirinin yerine kullananlar olmakla birlikte bizatihi ulus kavramını icat edenlerin niyet ve maksatlarının da gösterdiği gibi; milli olan millete ait vasıfları ve gayeleri mündemiç iken, ulus; devlete ve devletlü seçkinlerin devleti algılama biçimine dair bir kavramsallaştırmadır. Milli ile negatif milliyetçilik kavramı da aynı anlama gelmez. Zira negatif milliyetçilik, yani ötekini dışlayıcı, tek tipçi, daraltıcı ve etnik temelli milliyetçilik, milli kavramındaki gibi bir hal, ahval ve duruşu değil, millete dayatılan türetilmiş bir misyon ve gayeyi ifade eder. Başka bir kullanım hali ise özellikle misak-ı milli’deki, milliyi, kürt devletini dışladığı için sevmeyenlerin kullandığı kötü-millidir. Bu kötü-milli kürt ayrılıkçıların küfretmek için kullandığı ve aslında gerçek misak-ı milli anlayışından bihaber olmanın ve kemalist milliyetçiliği reddetmenin malzemesi olarak kullanılır.

Bu kullanımların hepsi soğuk savaş koşullarının ürünü olan ideolojik maksatlı kullanımlardır. Bu nedenle kavramın tekrar tashihe ihtiyaç duyduğu açıktır ve bu kavramı var eden 20.yüzyıl başlarındaki asıl anlamına irca edilmesi gerekmektedir. Bu anlam ise özetle şudur: milli, millete ait olan/olma’dır ve milletin tarihi, coğrafyası, varlık ve beka çabasını ifade eder. Millet, ortak tarihi ve kültürel bağa sahip, inanç ve kader birliği olan, Anadoluyu anavatan bilen ve Anadoludan daha geniş bir coğrafyada yaşayan, bütün farklılıklarına rağmen kendini ortak millet ruhu ile tanımlayan topluluğun adıdır. Temel dokusu Müslümanlık olmakla birlikte farklı din ve inançlardan mensupları olan, temel dili Türkçe olmakla birlikte, farklı dillerinde varolduğu bu milletin varlığını ve bekasını savunmak, gelişmesi ve güçlenmesini istemek, temel ve ortak inanç, değer ve taleplerini herşeyin üstünde belirleyici olarak görmek, milliliktir. Bu tanım çerçevesinde, milliliğin zıddı yani gayrı millilik, millete dayanmamak ve milletin şu ya da bu özelliğine karşı olmaktır. Bu anlamda ulusçuluk dahi, milletin dini inanç ve ahlaki değerlerini dışladığı ölçüde gayrı milli bir ideolojidir. Yine millilik millete dayanmayı temel aldığı için, millete dayanmayan her tür siyasi proje, örneğin askeri vesayet rejimleri, bütün totaliter rejimler, oligarşik rejimler, gayrı millidir. Öte yandan negatif milliyetçilik de özünde gayrı millidir. Zira milleti dar ölçülerle bölmeyi, ötekiler üzerinde hegemonya kurmayı ve milli değerleri milliyetçi amaçları için kullanma dışında benimsememeyi içerir. Negatif milliyetçilik akımı genelde beyaz türklerin, öteki addettikleri, milletin parçası olan etnik unsurlara düşman olanların ve masonik seçkinlerin ideolojisi haline gelmiş, millici pozitif milliyetçiler kendilerini ve yollarını onlardan ayırmışlardır.

Milli’liğin bir diğer özelliği ise tabii olarak yabancı güçlere karşı bağımsızlığı savunmaktır. Fakat bu bağımsızlık, milli güçleri dışlayan bazı ulusçuların bağımsızlıkçılığı ile aynı şey değildir. Bu ulusçular kültürel olarak gayrı milli yani batıcı oldukları için bağımsızlığı milletin dünya milletleri arasında kendi varlığı ve amaçları ile onurlu bir yer sahibi olması şeklinde anlamazlar, sadece bir şekilde ele geçirmiş oldukları iktidarın elden gitmemesi ve kimsenin onlara karışmaması olarak anlarlar. Yani ulusçu bağımsızlıkçılık bir ideolojik zümrenin keyfi hegemonyasını korumayı ifade eder, gerçek bağımsızlığı değil. Bu nedenledir ki, ülkemiz onların hegemonyaları altında avrupanın eyaleti, amerikanın mandası yada ulusçu zümrelerin keyfi hegemonya çiftliği olma seçenekleri arasında sıkışıp kalmıştır.

Başka bir husus ise millilikle enternasyonalizmi zıt görme yanlışıdır. Küresellik ya da başka tip enternasyonal anlayışlar bizatihi milliliğin zıddı değildir. Ancak yukarda tarif edilen millilik vasıflarını kaybedince gayrı milli bir zemine kayarlar.

Millilik mevzuunun en kritik noktası, milleti temel almakla birlikte bir tür millet fetişizmine kayma riskinin olmasıdır. Yani millicilik kendi içerisinde giderek bütün evrensel ve yerel değerleri dışlayan, çarpıtan yada ıskalayan kendinden menkul totolojik bir ideolojiye yol açabilir. Bu nedenle milliliğin, ancak ve sadece milletin biteviye onayı ve denetimine açık bir siyasal etiğe(tam demokrasiye)ve farklı millet seçkinlerinin muktedir olduğu bir devlet felsefesine dayandırılması gerekir. Bu da seçim, referandum, sivil yerel inisiyatiflerin etkinliği ve çoğulculuğa dayalı bir siyasi-sosyal düzeni gerekli kılar.

Özcesi, milli olan millete dayanandır, milletin özgürleşmesine çalışandır, milleti global bir gerçek haline getirme amacıdır, milletin tek tek her ferdine değer vermek ve her koşulda milletin mensuplarını korumaya, yüceltmeye, güçlendirmeye çalışmaktır, milli olan türktür, kürttür, kafkastır, balkandır, ortadoğudur, avrasyadır, batıdır, akdenizdir, karadenizdir, selçukludur, osmanlıdır, cumhuriyettir, sünnidir, alevidir, islamcıdır, solcudur, ülkücüdür; milli olan, milletin hali ve ahvalidir, millete saygı duyan, tarihine ve coğrafyasına sahip çıkandır, milli olan gayrı milli güçlere karşı olandır, oligarşiye ve arkasındaki batılı emperyalistlerin ‘gizli görevlendirmelerini’ tanımayandır. Millet fetişizmine kaymadan, işte bu millilik tanımı çerçevesinde yeniden safları tanımlamak ve sorunlara bakış açısını tashih etmek yaşadığımız sürecin başat teorik çabası olmalıdır. Bütün ideolojik akımların budandığı bir dönemde tüm namuslu kafaların kendi ideolojik tercihlerini korumak kaydıyla önce bu milli duruş ve algılama noktasında saflaşmaları gerekmektedir. İslamcıların, solcuların, ülkücülerin, liberallerin, gayrı milli unsurları tespit edildiği ve tasfiye edildiği ölçüde bu ülkenin islamcılığı İslam’a, solculuğu emekçilere ve ülkücülüğü millete hizmet eden ve birbirleriyle ülke sorunları konusunda paslaşabilecek olgunluğa sahip sahici fikri akımlar olacaktır. İşte o zaman liberallik yada sosyal demokratlık bu akımların alt kanatları olarak gerçek yerini bulacak ve varolan güdümlü demokrasicilik oyunu yerine sahiden milletin kendi kendini yönetmesi geleneği başlayabilecektir...

MİLLİ RESTORASYON:      İMKANLAR, PERSPEKTİFLER

Türkiye’nin geleceği üzerinde iddia sahibi olan tarafların çatışması ihtimal ki, küresel dengelerin yerli yerine oturması, özellikle Avrasyanın paylaşımının tamamlanmasına kadar devam edecektir. Bu sürenin AB’nin Türkiye’ye verdiği 2010 tarihinden erken olmayacağı söylenebilir.

İçerdeki çatışma ise bu tarihe kadar bir denge durumunda geçici olarak uzlaşma ile dondurulacak gibidir. Yine muhtemelen iki ana partili yenilenmiş bir parlamenter düzenin ikamesi gündeme gelebilir.

Öyle anlaşılmaktadır ki iki taraf için TSK’nin siyasi ve ekonomik vesayetini törpülemek ve revizyonist dış politika eğilimini güçlendirmek,bu sürecin en temel iki çatışma ekseni olacaktır.

Milli bir restorasyon perspektifi tüm bu realiteler bağlamında daha çok önem kazanmaktadır. Bu perspektifin temel çerçevesini ana hatlarıyla özetlemek gerekirse;

1-Milletin tümünü temsil ve ifade eden bir Devlet aklı inşa edilmelidir.

2-Devlet çeperini işgal eden batı destekli oligarşik güçlerin imtiyaz, tazyik ve manipülasyonlarına direnecek dinamikler tekrar harekete geçirilmeli ve anadolu insanının devlette tahkimatını içeren yeni bir elit dönüşümü gerçekleştirilmelidir.

 3-Düveli muazzamanın iç çelişkilerini kullanmaya ve kendi kartlarını güçlendirmeye ayarlı pro-aktif ve çok taraflı bir dış politika doktrini geliştirilmeli ve en az 50 yıllık bir stratejik vizyon belirlenmelidir.

 4-Dış güçler ve oligarşi adına milletin elini kolunu bağlayan, güçsüzleştiren ve mülksüzleştiren politikalar bütün uygulayıcıları ve sonuçlarıyla birlikte tasfiye edilmelidir. Milleti güçlendirecek siyasi, ekonomik ve sosyal reformlar uygulamaya konmalı, temel hak ve özgürlükleri sağlayacak tam demokratik ve hukuk temelli yeni bir düzen inşa edilmelidir. Parlamenter sistem, kademeli bir geçişle yarı başkanlık sistemine dönüştürülmelidir.

 5-Statükocu güçlerin bağımsızlık, 2.Tanzimatçıların değişim söylemleri, milli bir perspektifle sentezlenmeli, bu tarafların tüketici çelişkisi modern, , demokrat Türkiye projeksiyonu ile aşılmalıdır.

 6-Batılılaşma ve avrupalılaşma politikaları terk edilmeli ve milli bir modernleşme perspektifi geliştirilmelidir. Dünyaya açık, modern değerleri içeren ve küresel trende dahil olabilen bir millilik anlayışı geliştirilmelidir.

 7-Laiklik, cumhuriyet, demokrasi ve etnik talepler gibi güncel sorunlar milli meşruiyet ölçüsü ile değerlendirilmeli ve çözüme kavuşturulmalıdır. Milli meşruiyet, milletin tek karar verici kılınması ve demokratik mekanizmalarla bunun sürekli teyit edilmesini gerekli kılar.

 8-Devlet açısından, dirlik ve düzenin artık denetim ve kontrol yoluyla değil katılım ve toplam kalite artışını sağlayacak gerçek bir hukuk düzeni sayesinde sağlanacağı gerçeğine uygun bir konsept değişikliği sağlanmalıdır.

Bu perspektifler çerçevesinde uzlaşılarak gerçekleştirilecek bir milli restorasyon, herhangi bir ‘taraf’ın değil, bütün Türkiye’nin çağ değiştirmesi anlamına gelecektir. Artık düzen çökmüş, dirlik bozulmuş, hem statüko hemde sözde anti stotuko görünümlü batıcılık en ciddi sorun haline gelmiştir. Tarihin ve coğrafyanın tanıdığı süre ve imkanlar tükenmektedir. Artık sentetik çelişkiler üzerinden ölecek ve öldürecek insanımız ve takatimiz kalmamıştır.

Milli demokratik bir restorasyon, sahte seçim oyunlarını, particiliğe dayalı küçük kabile çekişmelerini, medya denilen manipülasyon tezgahlarını ve komprador sermaye sınıfını da terbiye edecek  milli bir iradenin tecellisi olacaktır.Türkiye yaşadığı toz dumanı önce düzen kurucu bir hamle yaparak aşabilecektir.