Make your own free website on Tripod.com

 “Estetik”in pençesinde teori KRİZ VE   KARİZMA

 EROL GÖKA

 Estetik olana nasıl bir itirazımız olabilir? Cevabı zor çünkü estetik, insani olanı doğrudan ilgilendiren, insanın “yaratıcı”, “sanatçı” yanını vurgulayan bir niteliğe sahip. “Sanat”a kim karşı durabilir!

Oysa insanın estetikten önce gelen ve hatta onu aşan, yalnızca işlevsellikle ilgili olan zihinsel ve pratik etkinlikleri yok mu? Elbette var. Örneğin yaşam kurtarıcı bir müdahaleyi gerçekleştirmiş olan cerrahın (belki hünerini sergilediği etkinliğin bütününe “sanat” deme inceliğini gösterebilirsiniz ama bilirsiniz ki o yalnızca sizin inceliğinizdir) kilitlendiği nokta, işlevselliktir; hastanın önceki hayat faaliyetlerine döndürülmesidir. İşlev alanlarını doğru düzgün tanımlarsak eğer, sanattan çok farklı bir işleyişe sahip bilim ve felsefenin (teori) de aslında estetikle bir ilgisinin olmadığını söyleyebiliriz. Bilimsel ve felsefi bir dilde “şıklık”, olsa olsa ortaya çıkan eserin bütünündeki işlevselliktedir; yoksa onlar ayrıca şıklığa ihtiyaç duymazlar.

Ama şu  ortalıkta durmaksızın arz-ı endam eden “şık” kelimelere ne demeli? Bu yazıda Türkiye’de şimdi olup bitenlerle ilgili olarak üzerlerine eğileceğimiz ‘kriz” ve ‘karizma’ kelimelerinde de “şık” bir duruş var; ışıltıları ta nerelerden gözünü alıyor insanın! Şık olmasına şıklar ama teoride hiçbir işlevsellik taşımıyor, hiçbir işe yaramıyor bu kelimeler. Mutfak sanatından nasibini hiç almamış güzel bir mankenin mutfak tezgahının önünde durması gibi (ister gündelik ister akademik kullanımda olsun hiçbir şey anlatmayan, yalnızca insanın söz söyleme yeteneğini ispata yarayan) bu kelimeler, medyatik dilin içinde öylesine duruyorlar.

İşin garibi şu ki, bu hiçbir şey anlatmayan medyatik dilin içindeki “şık” unsurlar genellikle hırsızlık ürünleri. Biraz sonra ele alacağımız gibi gerek kriz gerekse karizma kelimeleri, bilim ve felsefe alanında üretilmişler ama yalnızca medyatik dil kullanımını becerebilen orta zekalı yetenek(siz)lerin eli çabuk göz boyayıcılıklarının marifetiyle  gösteri toplumunun ortak malı haline getirilmişler.

Bu denemede, kriz ve karizma kelimelerine orijinal kullanım duyarlılıklarını yakalamaya  çabalayarak bir tanım getirmeye ve bu tanımların ışığı altında Türkiye’nin bugününü konuşmaya çalışacağız.

 KRİZ KELİMESİNİN BUHRANI

 ‘Kriz’ (crisis) kelimesiyle ilgili internette bir arama yaptığınızda en azından bir gününüzün yalnızca bu kelimenin farklı alanlarda farklı kullanım biçimlerini tasnif etmeye çalışmakla geçeceğine emin olun. (Ama arama motorunuz yalnızca Türkçe siteleri tarayabiliyorsa işiniz nispeten kolaydır, birkaç istisnayı saymazsak kriz, ekonomimizin içinde bulunduğu batak hali tanımlayan bir sözdür!) “Ergenlik krizi”, “orta yaş krizi”, “aile krizi”  gibi psikiyatrik, “kalp krizi”, “glokom krizi” gibi tıbbi kullanımları; ülkemizde sık yaşanan doğal afetlerle birlikte bizim de sıkça duymaya alıştığımız “ kriz yönetimi”, “kriz masası” gibi yönetim (management) ile ilgili kullanımları bir kenara bıraksak bile, “kriz” kelimesinin finans sektörü, ekonomi, uluslararası ilişkiler, ekoloji, inanç sistemleri, kişisel gelişim ve kişiler arası ilişkiler alanının adeta maymuncuğu haline geldiğini görürsünüz. Zaten büyük bir sözlükte kelimenin anlamına baktığınızda da birçok farklı durum için kullanımı olduğunu fark edersiniz. Aşağı tükürsen kriz, yukarı tükürsen kriz.... Hani insan, dünyamız böylesine krizler içinde kıvranırken “Türkiye’nin krizi” gibi banal (!) bir konuda yazmaya heves bulamıyor; “halimize şükredelim, bizimki de kriz mi!” diyesi geliyor.

Kriz kelimesinin benim bilebildiğim ilk felsefi kullanılışı Edmund Husserl’in yüzyılın başında Avrupa’daki (ki siz “Dünya” okuyun) o zaman için iki yüz yıldır süregelen doğa bilim-toplum bilim tartışmalarının geldiği açmazı “Avrupa Bilimlerinin Krizi”  kitabında; ilk bilimsel kullanılışı ise Erik Erikson’un yine yüzyılın ortalarında, “Kimlik, Gençlik ve Kriz” ve “İnsanın Sekiz Çağı” kitaplarında geliştirmeye çalıştığı gelişim teorisinde. Her iki teorisyen de bilgide ve insan psikolojisinde yaşanan bir fenomeni adlandırmak için bu kelimeye başvuruyorlar; ikisinin de belirlediği ortak görüntü, çatışmadan kaynaklanan bir açmaz hali ve kaçınılmaz dönüşüm. Ve elbette yapanın niyeti ne olursa olsun, bu tanımlar ister istemez çarpıcı, medyatik bir değere sahipler, dolayısıyla gösteri toplumunun çapulcuları tarafından talan edilmeleri de gecikmiyor. 

 TÜRKİYE’NİN KRİZİ

 Türkiye’nin, gerek Husserl’ın gerek Erikson’un tanımladığı anlam öbeğine yakın anlamda bir kriz yaşadığından bahsedilebilir mi? Evet. Peki bu yeni bir durum mudur? Hayır.

Özellikle bireysel psikoloji ve toplumsallık arasındaki bağlantı ve uzantı noktalarına çok dikkat eden, “psikososyal modalite” kavramını öne süren Erikson’un kriz tanımı, Türkiye olgusunu tartışırken çok yararlı. İnsanın yaşamı boyunca her birinin temel sorunları ve çelişkileri birbirinden tamamen farklı değişik dönemlerden geçeceğini ve her dönemim kendine özgü bir krizi olduğunu söyleyen Erikson, insanın tarihindeki epizodik dönüşüme yaptığı bu vurguyla ama daha da önemlisi, gençlik döneminde krizin “kimlik” oluşumu çerçevesinde şekilleneceği saptamasıyla “Genç Türkiye”yi anlayabilmemiz için kulağımıza birçok yeni çağrışımı fısıldar. Bu fısıltıya kulak kesilmem yeni değildir; bu nedenle Türkiye’nin krizinin yeni olmadığını öne sürüyorum ve 1991 yılında çıkmış Tezkire Dergisinin ilk sayısındaki “Kriz, İslam ve Türkiye” yazımdan bir alıntı yapma cüretini gösterebiliyorum: 

 “Zihinsel süreçlerin ve yaşama tarzlarının devamlılığının parçalanması anlamında dünya ölçeğindeki kriz, kaynaklandığı batılı yaşama tarzına entegre olan Türkiye’de daha fatal biçimler almaktadır. Yirmi yıl önce Doğu-Batı arasında sıkışık insanımızın karakteristiklerini temsil ettiği düşüncesiyle, başında tüylü fötr şapkası, omzunda içindeki kasette türkü çalan teybi ve üzerinde kendine özgü eklektisizmi yansıtan giysileriyle çalıştığı Almanya’dan izne gelen Türk işçisi örnek verilirdi. Kimbilir böylesi ironik örneklerin asıl zor durumda olanın şehir yaşamımız ve aydını olduğu gerçeğinin saklanmasında bir rolü olmuştur. Ama bugün Doğu-Batı arasında sıkışma, özellikle büyük şehirler olmak üzere şehir yaşamında belirginleşmektedir. Toplumumuz hemen hemen eşzamanlı bir biçimde batılı yaşama tarzının gerektirdiği teknolojik donanımı elde edebilmektedir ama bu teknolojik donanım karşısındaki tavrı hiç de batılı gibi değildir. Aydınımız, azımsanmayacak ölçüde bir çeviri külliyatına kavuşmuştur ama daha çevirmenin kitabı Türkçeleştirmesinden başlayarak, kitabın kendisi ve kitap okuma tavrı batılı örüntülerden çok farklıdır. Batı adeta Batıya entegre olan Türk şehrindeki yaşamın içinde ve aydınımızın zihninde değişik bir batı olarak yeniden üretilmektedir. Dünya ölçeğindeki krizi, Türkiye için fatal hale getiren işte bu durum, yani Batının burada değişik bir Batı olarak yeniden üretilmesidir. Dünya ölçeğinde bir krize yol açan Batı tarzı yaşama ve düşünme, burada henüz asıl şekline dönüşememiştir fakat Japonya gibi kendine özgü bir akış tarzını da bulabilmiş değildir. Şu anda görünen krizden öte kaostur. Örneğin şu anda Türk şehir toplumunda aile ilişkilerinin, demokratik ya da dini yaşama bakışın (bırakın genel panoramasını vermeyi) nasıl olduğunu ampirik düzeyde belirleyebilecek bir araştırma yapmak imkan dahilinde değildir. İmkansızlık ara belirleyenlerin çokluğundan değil, anlam alanlarındaki sürekli değişen kayganlıktan dolayıdır. Batılı olmayan yaşama tarzındaki kriz, büyünün anlamın önüne geçmesindendir; Batıya entegre olan şehir toplumunda ise anlam henüz kurulamamıştır.

Batılı yaşama tarzına entegre olmayan Türkiye, coğrafi olarak kırsal temele dayalıdır bir başka deyişle Anadolu’dur ama şehir toplumunda Batının reel Batı gibi kökleşemeyişinin altında da büyük ihtimalle şehre taşınan kırsal yaşama ve düşünme örüntülerinin kalıntıları, yani şehir yaşamının Anadolusu vardır. Anadolu, henüz Türkiye’nin tam olarak dünyalaşamayan yanıdır ve bu haliyle dünyanın karşısındadır. Fakat sürecin ivmesi şehir yaşamına, Batıya doğrudur. Şehir kırı, Batı Doğuyu absorblamaktadır. Anadolu, karşısında olduğu yüksek basınç alanına doğru çekilmekte; direşken, sebatkar, kendi kendine yeten bir yaşama ve düşünme tarzında daha fazla ısrar edebilecek gibi durmamaktadır.

Böylesi çalkantı içinde görece metanetini koruyan, tarihsel bir alışkanlıkla, şimdi şaşkınlık içinde olsa da topluma çekidüzen verme görevinin bilincini muhafaza eden tek yapı, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Toplumsal yaşama ve düşünme tarzındaki kaosun, katastrofa dönüşmesini engelleyen güç de devleti oluşturan unsurların ve Türk toplumunun ne pahasına olursa olsun devletin bekası için oluşturdukları gizli, gizemli uzlaşmadır. Bu nedenle krizin yükünü hayal gücünü pompalayarak azaltma çabası içinde, bizzat devletin ve politik oluşumların önümüzdeki dönemlerde “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” belirsiz hedefinin yanısıra daha somut milliyetçi ve hatta dini fantazmlar yaymaya çalışacakları söylenebilir.”

Yeni bir kriz yazısı için, dini ve milliyetçi yükselişi önceden sezinlemiş bir bakışı tekrar aktararak başlamam umarım hoşgörüyle karşılanacaktır. Ama bu uzun alıntı, bir övünç vesilesi olarak konmamıştır buraya, aynı zamanda söyleyeceklerim hala bunlardır demek istenmiştir. Gerçekten de geçen 10 yıl içinde Türkiye’nin krizi olduğu gibi sürmektedir; değişen tek şey, dünyadaki siyasi konjonktüre uygun olarak siyasi manzarada olup bitenlerdir. Türkiye, “kendine özgü modernleşme” çabasını sürdürmektedir ve bu çabanın en acil ihtiyacı olan, fanatizmlerden uzak, merkezsel bir sağduyuyu temsil eden güçlü bir siyasi düşünce ve hareket (ve hadi söyleyelim) lider ihtiyacı da tüm aciliyetiyle sürmektedir.

Şimdi de bu acil ihtiyaçları ve bunlar karşılanmadığında neler olacağını diğer inceleme kavramımız olan “karizma” eşliğinde biraz daha açmaya çalışalım. Doğrusunu söylemek gerekirse, otoriter ve totaliter bir toplum yapısından nefret ettiğim halde, bilimsel bakışım bana  bu acil ihtiyaçlar içinde en önemlisinin “lider” olduğunu düşündürüyor; krizden karizmaya geçmemizin esrarı burada. 

 KARİZMA NE DEMEK?

 Karizma kelimesi de kriz gibi çoğu zaman “şıklık”tan öte bir anlam taşımamasına rağmen alabildiğine yaygın bir kullanım alanına sahip. Karizma (şimdilerde “cool” da soğukkanlı anlamından çok bu kelimenin yerine geçmeye başladı) sözünü yalnızca büyük liderlerin olağanüstü kişilik özelliklerini açıkladığı için değil, basbayağı seviyoruz gündelik yaşamda. Şöyle bir karıştırsak Türkiye’deki şirketleri kim bilir kaç tane “karizma” adına rastlarız? Ahhh keşke birileri bize “karizmatik” dese diye kaç takla atmaya, kaç kurstan sertifika almaya hazırızdır. Sevgimizin nedeni, kelimedeki bu olağanüstülüğe, fevkaladeliğe yüklediğimiz değerden olsa gerek. Ama bizim kelimeye vereceğimiz değeri fark eden ve onu bilim dünyasından çalarak kullanıma sokan medyatik zihin...

Bilim dünyasında karizmanın ilk kullanıcısı ise Max Weber. Gerek kapitalizmin kökenini açıklarken “Protestan etiği”ne yüklediği ana rolle, gerek büyük liderlerdeki olağanüstü kişilik özelliklerini fark edişiyle psikolojik öğeyi sosyal bilim dünyasına aktarmaya çalışan Max Weber, tıpkı kriz kavramını aydınlatmada Erik Erikson’un yaptığına benzer biçimde, büyük liderleri ve liderliğin rolünü anlamamızda yol göstericilik yapabilir.

Max Weber’in sosyolojisinde ilk kez kendisine bir yer bulan “karizma” kavramı, büyük liderlerin olağanüstü kişilik özelliklerinin bilimsel düzeyde teslim edilişidir. Ancak Weber’i iyi anlayabilmek için onun teorisiyle siyasi davranışları arasındaki diyalektiği düzgün bir biçimde kavramak gerekmektedir. Onun adeta teorisinin pratik yorumu gibi işlev gören siyasi tavırlarına bakmazsanız, Weber’i ilerlemeci bir tarih anlayışına sahip pozitivist bir bilimci olarak görür; “karizma” kavramını yalnızca tarihin başlangıç ve ilkel dönemleri için geçerli ve aşılması icap eden geçici bir fenomeni adlandırmak için kullandığını sanırsınız.

Gerçekten de Weber, liberal bir dünya görüşüne sahip olmakla birlikte karizmaya önemli bir işlev yüklüyordu. Demokrasi, öyle tuhaf bir rejimdi ki ona göre, daha fazla demokrat olabilmek için daha fazla kurumsallık ve bürokrasi ortaya çıkmak zorundaydı. Demokrasinin içinde, demokrasiyle birlikte büyüyen bu tümör dokusuna karşı acaba karizma panzehir olabilir mi diye bile düşünmüş, yani en gelişmiş demokrasilerde bile karizmanın var olacağını hesaba katmıştı. Medyatik zihin karizma kelimesini çalarak gösteri toplumunun iştahına sunduğundan beri, karizma kelimesini terk etse de Weber’in açtığı yoldan ilerleyen sosyal bilim literatürü liderlik olgusuyla ciddi biçimde ilgilenmeyi sürdürüyor. Bu noktaya birazdan döneceğiz, önce şu karizma kelimesini açıklamayı sürdürelim.

Yunanca kökenli karizma “ihsan edilmiş, bağışlanmış” anlamına geliyor; Weber’in bu bilimsel amaçlı kullanım girişiminden önce Hıristiyan skolastik düşüncesinde epey yer dolaşmış. Karizma, “Maaşallah” sözünün sanki laikleştirilmiş şekli gibi. Çünkü “Maaşallah” da “Allah’ın dilediği” demek.  Maaşallah’la ihsan edenin kim olduğuna işaret ediyoruz ve onu teolojik bir iyilik hali olarak yaygınlaştırmak istiyoruz. Karizmada ihsan edilen şeyse çok daha büyük, özel bir lütuf var onda sahibine bahşedilen. “Keramet” büyük olasılıkla, karizmanın Arapça’ya geçmiş hali.  Karizmatik insan (ki çoğu kere erkektir), dilerse keramet gösterebilecek yeteneğe sahiptir. Bir yönetici, bir komutan, bir şeyh, bir guru ya da şimdilerde bir teknik direktör olabilir karizma... Herkes bu lütuftan yararlanmak ister ama o yalnızca çok özel bazılarının başına konar (!)

Bu başa konan talih kuşunun diğerleri tarafından hissedilebildiğine inanılır. Hatta inandıklarını mutlaka görmeleri gerektiğini düşünen bazı safdiller, karizmatik kişide hissedilen bu haleyi, bu aura’yı “başının üstünde bulut dolanırdı” ya da “gözlerindeki derinlikte kaybolunurdu” gibi tanımlarla somutlaştırmaya çalışırlar. Bu inançta, hissedilen bu duygu da elimizdeki kelimelerle tanımı zor bir gerçeklik yattığını kabul ediyorum ve bu yazıda o zor olan şeyi tanımlamaya çalışacağım. Ama önce şu karizmanın yanlış bir kullanımına, toplumları değil de daha ziyade ruh sağlığı profesyonellerini ilgilendiren itici boyutuna değinmek istiyorum.

Diğerlerinin bir insana atfettiği özellikler anlamında karizmanın gerçekliğine bir itirazımız olamaz; yapacağımız şey bu olguyu anlamaya çalışmaktır olsa olsa. Ama bazıları var ki kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar; kimse onlara herhangi bir şey atfetmediği halde onlar kendi kendilerine bunu yapıyorlar. Karizmanın özseverlikten (narsisizm) en temel ayrım noktası burası. Küçük dağları ben yarattım edasıyla ortalıkta gezinenler, sanki pisliğinde boncuk varmış gibi her bir özelliğinde bin marifet türetmeye kalkarak kasım kasım kasılanlar, bazen bir iki benlik saygısı düşük insanı peşlerine taksalar da  karizmatik değil narsisistiktirler. Karizmatik olanlar da çoğu zaman aldıkları sürekli beğeninin ve alkışın etkisiyle özsever bir poz takınabilirler, hatta kişilik yapısı olarak özsever olabilirler ama etkileme güçleri inanılmazdır ayrıca kendilerine bir şey atfetmelerine gerek yoktur.

Peki bugünkü bilimsel bilgimizle karizmayı nasıl anlamak gerekmektedir?

Gruplarla ilgili olarak yapılan bilimsel çalışmalar, liderliğin insanın grup davranışının vazgeçilmez özelliklerinden birisi olduğunu gösteriyor. Birçok ütopyada eşitlik idealleri, liderliğin olmadığı bir insan ilişkileri ağı biçimine kadar genişletilse de, insanlık tarihi henüz lidersiz gruplara, toplumlara tanık olmadı. Şu halde şimdiki bilgimizle liderliğin demokratik, otokratik vs. gibi biçimlerinden söz edilebilir yalnızca.

Liderliğin insan grup yaşamındaki bu vazgeçilmez özelliğinin yanısıra,  tarihi liderlerin mi yoksa toplumların mı yaptığı ya da tarihte öncülerin rolüyle ilgili sorular da cevaplanabilmiş değil. Çok zorlu bir alan gerçekten burası. Liderlik olgusu, insanlığın kaderi ve tarihin kurucu öğesi gibi görünüyor.

Lenin, Bolşevik Devrimi’ni gerçekleştirdiğinde parti üye sayısı ancak on bindi. Cengiz Han, tüm Asya’yı yalnızca iki yüz bin Moğol askeriyle egemenliği altına aldı. Mao Zedung’un uzun yürüyüşü sonucunda gerçekleşen Çin Halk cumhuriyeti, hala günümüzün en önemli uluslararası politik aktörlerinden biri olmayı sürdürüyor. Mustafa Kemal, neredeyse yapayalnız bir yaşam çizgisi izleyerek, bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir ulus yaratmayı başardı. Böyle birçok örnek verilebilir.

Bazı liderleri, kimi özellikleri diğerlerinden kesinlikle farklı kılıyor ve bu durum tarihsel açıklamaya, toplumsal, ekonomik ve konjonktürel belirleyenler dışında kişilik özelliklerini kapsayan bir psikolojik öğeyi de katmamızı gerektiriyor.

Liderlikle ilgili oldukça geniş bir sosyal bilim literatür var. Dünyayı ampirik verilerle anlamaya çalışmak, bildiğimiz en sağlam bilgi yolu ama her zaman açıklayıcı güce sahip değil. Bu devasa külliyattan liderlikle ilgili pek çok bilgi edinmek mümkün olsa da tarihteki büyük liderleri, diğerlerinden ayıran psikolojik özellikler konusundaki sorulara bir cevap bulabilmek şimdilik imkansız görünüyor. Ama insanın grup-varlığına baktığımızda niye bazı liderlerin karizmatik olduğuna dair bazı ipuçları bulabiliyoruz.

 KARİZMATİK LİDER,       GRUP İHTİYAÇLARIYLA BÜTÜNLEŞEN LİDERDİR

 Karizmayı oluşturan etkileme gücünün kaynağı, doğrudan doğruya insanın yalnızca bireysel değil grup-varlık oluşuyla ilgili. Nasıl zeka, kimi bedensel özellikler vs. gibi, bireysel yeteneklerimiz varsa, grup-varlık olmamızla ilgili olarak da birbirimizden farklı özellikler, yetenekler taşıyoruz. Grup-varlık olmaktan kaynaklanan yeteneğe, kabaca ve kısaca, başta ortak yaşantılara sahip olduklarımız olmak üzere diğer insanları anlama (halini fark etme) ve koruma yeteneği ya da potansiyeli diyebiliriz. Bu yetenek, grup-varlık olarak yaşayan tüm canlılarda var ve zaten ilk kez sosyobiyologların dikkatini çekti. Grup-varlık olan canlıların, yalnızca kendilerinin değil gruplarının var kalmalarını sağlamak için de güdülenmeleri söz konusu.

Diğer insanları anlama, koruma (ve dolayısıyla etkileme) potansiyeli insandan insana değişiklik gösteriyor. Bizim ve grubumuzun insanlık halini fark eden, bize ve grubumuza değer veren, koruyan insanlara daha çabuk güveniyor, onları öne çıkararak liderleştiriyoruz. Ona karizmatik özellikler bahşediyoruz ya da bahşedilmiş olduğuna hükmediyoruz. Araştırmalar pek de öyle göstermedikleri halde onları “deha” olarak nitelememizin nedeni de bu. Onlar da bir şey olduğunu biliyoruz ve bunu deha ile açıklamaya çalışıyoruz. Oysa zeka, bireysel psikolojimizle ilgili bir kavram. Karizmatik bir liderin elbette sağlam bir zekası olması lazım ama hiç de üstün zekalı bir deha olması gerekmiyor. Einstein dehaydı ama hiç de karizmatik değildi.

Biz ve grup tanımımız değiştikçe karizmaya yüklediğimiz anlam da değişiyor elbette. “Altıncı duyu”, “telepati”, “duyu-ötesi algı” gibi şeylerle oyalanmayı seçerek kendilerine bir grup oluşturanlar,  kendi eksantrik özelliklerini keskin biçimde barındıran ve çoğu zaman “hasta” olan birilerine karizma atfederek onu gurulaştırıyor örneğin. Ya da öyle bir potansiyele sahip birisi çıkıyor ki, özellikle toplumların, zihinlerin derin bunalım dönemlerinde, ulus gibi büyük bir grubun ihtiyaçlarını hissetme yeteneğinde olduğunu, büyük kitleler fark ediyor, onun ardında toplanıyor. Demem şu ki, evet büyük liderler, karizmalar önemli elbette ama son çözümlemede karizmayı belirleyen ve öne çıkaranlar kitleler oluyor. Kitle neyi hak ediyorsa ona uygun bir liderlik şekilleniyor. Kendinizi, kendi ihtiyaçlarınızı görmek istiyorsanız kaldırın başınızı şu lider bellediklerinize şöyle bir bakın: Göreceksiniz, kim olduğunuzu ve neyi hak ettiğinizi.

 TÜRKİYE’NİN KARİZMASI

 Türkiye’nin krizini konuşunca aslında dolaylı bir biçimde Türkiye’nin karizmasını; yani bu krizden onu çekip çıkaracak lideri de konuşmuş oluyoruz. Her ne kadar kitleler öyle inansalar da, anlatmaya çalıştığımız gibi bu kurtarıcı gökten düşmüyor; adeta grup-varlığın kendi ortak ürünü, bizzat kendi yaratısı bu lider. Tek farkı, grubun ihtiyaçlarını anlama ve dillendirme noktasındaki yetenekleri.

Eğer bizim formülasyonumuz uygunsa, Türkiye’nin ihtiyacı; Osmanlı’nın son dönemlerinde belirmiş, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir karizma yaratarak bir yola girmiş,  “kendine özgü modernleşme”dir. Mustafa kemal sonrası, bu yol zigzaglar çizerek ama hep ileriye doğru ilerlemeyi bilmiş ama itiraf etmek gerekir ki, sağlam ve sebatkar bir yapıya kavuşamamıştır. Sağlam ve sebatkar bir yapı olmayınca, kimi zaman kendisine sunulanlarla uzlaşmış, hatta boyun eğmiş, kimi zaman ütopyaya sığınıp fanatizme çekilerek karşı koymaya çalışmıştır. Bugün değişik bir yönetme biçimi izleyen Batı, yalnızca ekonomik ve siyasi zorlamalarla istediklerini yaptırmaya çalışmakla yetinmemekte, kendisi bizzat karizma önerisinde bulunmaktadır. Ama bizim karizma analizimize göre dışarıdan önerilen liderden karizmatik bir şahsiyet çıkması ve onun Türkiye’nin yolunu belirlemesi mümkün değildir. Aynı şekilde artık dini ve milliyetçi fanatizmleri kışkırtarak Batı’ya karşı direnmek de geçerli bir yol olmaktan çıkmıştır. Ya Türkiye toplumu kendi karizmasını yaratma becerisini gösterecek ya da başkalarının önerdiklerinin peşine takılarak artık Türkiye’den başka bir şey olmayı göze alacaktır.