Make your own free website on Tripod.com

KURTULUŞ MU?

YENİ BİR HAYAT MI?

 REHA ÇAMUROĞLU

 “Yan çizilen korku bir insandan coşkulu bir cizvit oluşturur ama içi boş olarak.”

 Georges Bataille-”İç Deney”

 

Biz insanlar zaman zaman,  bir korkumuzdan korkmuşuzdur; “Acaba bir toplumsal kurtuluş yok mudur?” Modern sol ve modern çağ öncesi sol, bu soruya tek bir cevap önermemiştir. Her ikisi de çok parçalıdır. Her ikisinde de bu soruya olumlu ve olumsuz cevaplar verenler bulunmuştur. Ama sanırım bu korkudan yan çizmek, Georges Bataille’ın işaret ettiği durumla sonuçlanmaktadır. Öyleyse bu korkumuzla yüzleşmek, bu korkumuzun derinliğine bakmak zorundayız.

Toplumsal kurtuluş hakkında çok değişik ama öte yandan olağanüstü benzer tablolar çizilmiştir. Kimse kimseye “zulm” etmez, bolluk vardır, bazen hız alınamayıp ırmaklara şerbet akıttırılır, helvalardan oluşan dağlar, böreklerden tepeler çizilir. Kadınlar hep güzel, erkekler hep yakışıklıdır. Ceza yoktur. Aşağılama yoktur ve insan istediği zaman “balığa çıkabilir.” Acısı yoktur, zevki çoktur. Şimdi bu duruma bir de son zamanlarda hızla gelişen genetik biliminin füturistik senaryosunu ekleyelim; ölüm yokedilmiştir ve insan hep yaşar. Öylece yaşar.

Yıllar önce Queen’in sorduğu soru geliyor aklıma “Who wants to live forever?” (Kim sonsuza kadar yaşamak ister?) Benim bu soruya cevabım; “Sadece düşüncesizler, duygusuzlar, bunun ne anlama geldiğini düşünmek ve hissetmek yetilerinden yoksun olanlar” olacaktır. Rahmetli Ahmet Kaya’nın şarkısı geldi aklıma, küçük bir uyarlama ile şöyle denilebilirdi; “bu ne yaman kurtuluş anne?”

Yukarıdaki satırlarda “hayatı ıskalamak” derken abartmış bulunmadığımı bir kez daha hissediyorum. Çünkü hayat gerilimler üzerine, birbirine dönüşenler üzerine kuruludur. Biz insanlar bunları genellikle kavram çiftleriyle ifade ederiz. Bunların başında şüphesiz Hayat-Ölüm çifti gelir. Birini yok ederseniz diğeri de kalmaz, çünkü bir şey ifade etmez. Bolluk varsa hep kıtlık diye ifade edilen bir durum olacaktır. Ya da örneğin bir toplumda ceza yoksa bu kez ödül olmaması bir ceza olarak algılanacaktır. Herkes güzelse, “az güzel” çirkinin yerini alacaktır. Ünlü ırkçı fıkrada beyazların “açık yeşil”, zencilerin “koyu yeşil” olması gibi.

(Bilmeyenler için fıkra şöyledir: Amerika Birleşik Devletlerinin Güney Eyaletlerinde FBI ırkçılığa karşı yürüttüğü kampanyada bir yasağı uygulamaya sokar. Buna göre artık insanlara siyah ya da beyaz denilmeyecektir. Herkes yeşildir!

Halk otobüsü durağa yaklaşır ve insanlar binmeye başlar. Eski uygulamaya göre zencilerin arka sıralara beyazların da önlere oturması gerekir.

Yasaktan cesaret alan bir zenci en ön sıraya yerleşir. Otobüs şoförü adama ters ters bakar ve bağırır:

“Açık yeşiller öne, koyu yeşiller arkaya!”)

Ama bütün bu yaman toplumsal kurtuluş hikâyesine de yine bizler inandık. İnanmakla kalmadık,  ulaşmak için canlarımızı verdik, canlar aldık ve bunun önündeki engelleri yok etmeye çabaladık. Yani kavram çiftlerinden biri adına yahut biri için, ötekini. Biz mi bu kadar aptaldık yoksa tarih mi bu kadar yanıltıcı?

Yani  köylü ayaklanmacıları ortaçağın şövalyelerine gül mü verselerdi? Celaliler padişahın elini mi öpseydiler – ki bazıları buna hazırdı -? Onların din adamlarının “cennet” tasvirlerine başka nasıl tablolarla karşı çıkabilirlerdi ki? Cenneti yeryüzüne indirmekten başka çareleri var mıydı?

Meseleye bir an için diğer yakadan bakalım. Sağ için bu dünyada toplumsal bir kurtuluş olsaydı –ki bunu tasarlayan pek çok sağcı olmuştur – bu, nasıl bir şey olabilirdi? Bu soruya iki türlü cevap verebiliriz diye düşünüyorum. Bir, tarihsel koşullar içinde düşünerek, iki, tarih çağlarını aşan kavramlarla düşünerek. Sizce bir sağcının “toplumsal kurtuluşu”, tahakkümün köle bırakmadığı, burjuvazinin proletaryayı yok ettiği, kötünün iyiyi ortadan kaldırdığı, ırmaklardan şerbet değil, kan aktığı bir tablo mu olurdu? Elbette ki hayır. Cennet olurdu, şu bildiğimiz cennet. Tarihin yanıltıcılığı burada ortaya çıktı. Şövalyeleri yok edersek yerlerinin boş kalacağını, padişahı yok edersek tahtın sahipsiz kalacağını düşündük. Yerlerini aynı “özden” – yani bizden – başkaları doldurdu. Burada elbette ki modern devletle feodal devletçiklerin, sultanlıkla cumhuriyetin birbirinden farksız şeyler olduğunu söylemiyorum. Söylediğim, önümüze bağlanmış bulunan ve hep peşinde koştuğumuz bir havuç olduğudur.

Eğer toplumsal bir “kurtuluş” noktası yoksa, geriye “soldan” ne kalır? Bu soru belki de solun en önemli yanılsamalarından birini yansıtmaktadır. Çünkü geriye kalan, koskoca bir hayattır. Tüm gerilimlerin aşılacağı bir toplum tasarısı aslında hayatı dışlamakta, onun özünü oluşturan gerilimi en iyi durumda biyolojiye indirgeme eğilimi göstermektedir.

Modern solda devrimci marksistler ve anarşistlerin büyük kısmı, “kurtuluş” beklentisi ya da umudunun temsilcileri olurken, sosyal demokratlar ve Gandhi ile olgun bir örneğini sergilemeye çalıştığımız “iktidara nispeten kayıtsız” eğilimler, bu beklentiyi taşımamış ya da bu beklentiye eleştiriler getirmişlerdir.

Bu beklentiyi taşımamanın ya da başka bir deyişle, bu ağır yükten kurtulmanın, felsefi, siyasi ve toplumsal sonuçları nelerdir yahut neler olabilir?

Bunlardan birincisi ve belki de en önemlisi “şimdiki zamanda” yaşamaya başlamaktır. Artık ilerideki bir “kurtuluş”, bir “öte” için yapılacak bir şey yoktur. Yapılacak her ne varsa burada ve şimdi yapılmalıdır. Bu, aynı zamanda “öte” için düşünülen ve bunun üzerine kurulan bir mitoslar zincirinin de sonu olabilir. “Öte” için fedakârlıklar yapmaya gerek yoktur. Şehit olarak, zorluklara katlanarak ya da insanların günahlarının bedelini ödeyerek varılacak ve artık buraya hiç benzemeyecek, dolayısıyla “bütün bunlara değecek” bir “öte” yoktur. Böylece sadece bir ya da birkaç zihnin tasarlamış bulunmasından kaynaklanan meşruluğu ile bu “öteki dünya” projesi ya da hayali, bugünkü eylemlerimiz üzerinde meşrulaştırıcı bir kimliğe sahip olamayacaktır.

Denize düşen bir çocuğu kurtarmak için insanlar denize atlarlar. Hatta yüzme bilmeyen insanların bile atladığı görülmüştür. Bu fedâkarlıktır. Üstelik kendini feda etmeyi de içeren bir fedakârlıktır. Bir aşkın değer için yapılan bir eylemdir. Ama durum burada ve şimdi olan bir durumdur. Yoksa insanlar ileride bir gün buradan denize düşecek ya da düşebilecek bir çocuğu beklemek üzere denize atlamazlar. Somut bir insana belirli bir zamanda saldıran bir aslanı öldürmekten başka bir şekilde durduramıyorsanız, öldürdüğünüz için kınanamazsınız. Ama bunu, “aslanlar insanları öldürür” deyip, aslanların öldürülmesine gerekçe haline de getiremezsiniz. Oysa kutlu ve mükemmel, gelecek toplum hayalleri, en ciddi toplumsal hareketlere, bundan pek de farklı olmayan düşünsel mekanizmalarla, kitlesel cinayetler işletebilmiş ve “kurgusal gelecek”, aktüel cinayetleri meşru gösterebilmiştir.

Yine benzer bir şekilde “toplumsal kurtuluş” tezlerine ya da umuduna mesafeli duran sol hareket yahut eğilimlerde ortak bir özellik buluruz. Bu hareketler, güçlü “zıddıyla birlikte yaşama” eğilimleri gösterirler. Yakından bakılırsa görülecektir ki köken olarak ilham kaynağını marksizmde bulan fakat devrimci marksist olmayan sosyal demokrat hareketler, “kapitalizmle ve burjuvaziyle birarada yaşamaktan” bahsettiklerinde haksız saldırılara muhatap olmuşlardır. Onlar “birarada yaşamayı” kabullenmenin toplumsal dönüşümleri yahut yeni bir hayatı olanaksızlaştırdığını hiç düşünmemişlerdi ve aslında düşünmeleri için bir neden de yoktu. Onlardan ısrarla istenen “devrime” yanaşmadılar, neden yanaşmaları gerekiyordu ki? “İhtiyaç maddelerinin” dağıtımında piyasa sistemine değil de bürokratik totaliter bir devlete mi güvenmeliydiler? Bu maddelerin üretiminde niçin kapitalizme değil de “devlet kapitalizmine” yöneleceklerdi? “Devrim” bunlar için mi ödenecek bir bedeldi? Doğru yaptılar ve “yerinde dursun” tavrına yöneldiler. Kavram çiftinin bir kutbu olarak, karşı kutbu yok etmeye çalışmadılar.

Gandhi’nin tutumunda da büyük benzerlikler yakalarız. Siyasal iktidarla yahut onu ele geçirme yahut yok etme fikriyle, her zaman mesafesini koruyan ve hareketini tam anlamıyla devlet dışı alanlarda kuran ve geliştiren, Mahatma Gandhi, çok yakın “öğrenci-mürid”lerinden Nehru’nun Kongre Partisi liderliğine ve devlet başkanlığına yönelmesine muhalefet etmemiş, karşı koymamıştır. Bu tutum işbirliği anlamına da gelmemiş, birçok örnekle görülebileceği gibi zaman zaman Nehru ve Kongre Partisi’ne de eleştirilerini acımasızca yöneltmiştir. Bu gelişmiş birlikte yaşayabilme kapasitesi ile bir kez bile sömürgeciliğe karşı mücadelelerinde “İngilizlere Ölüm!” gibi sonraki birçok örnekten hemen akla gelebilecek bir sloganı kullanmamış olmalarının hiç mi ilişkisi yoktur? Şüphesiz Gandhi, Hintlilere ait bir Hindistan istiyordu ama o bunu İngilizlere saldırarak değil, onların etrafından dolanarak ve dolanırken kuşatarak elde etti.

“Toplumsal Kurtuluş” hayalleri, en iyi örneklerinde bile kaçınılmaz bir tek biçimlilik, bir kısıtlayıcılık taşırlar. Zihninde böyle bir son nokta taşıyan kişi yahut hareketlerin, karşıtları için şu ya da bu vadede, kanlı yahut kansız bir “tasfiye” tasarlamaları kaçınılmazdır. Bunun en basit örneklerinden birini, “şuraya kadar işçi-köylü ittifakı” ondan sonra “işçi diktatörlüğü” gibi formüllerden gayet iyi biliriz. Bütün “birlikte yaşamalara” çeşitli vadeler biçen bir zihinsel yapının, şimdiki zamanın yaşama olanaklarını sonuna kadar değerlendirmesini kim bekleyebilir ki? Bu tür bir öteleme için, varolan toplum, dönüşümlerin gerçekleştirileceği, yeni hayatın yeşereceği bir ortam değil, ancak “kurtuluş” için gerekli araçları sunan bir zemindir. Dolayısıyla “kurtuluşçular” onun şimdi ne yaşadığı ve neler yaşayabileceği ile değil, onun “nurlu ufuklar” için hangi zahmetlere nasıl davet edileceği ve bunlara nasıl katlanacağıyla ilgilidir.

Kanımca yeni bir sol tahayyül, yalnızca şimdide yaşamak, yalnızca özgürlükçü olmak ile de yetinemez, yeni bir sol, aynı zamanda içinde yeni hayat özlemleri ve istemlerinin ve pratiğinin sönümlenmeyeceği yeni “birlikte yaşama” tarz ve pratikleri geliştirmelidir. Bu, elbette yeni bir zihinsel ve ahlakî hazırlık gerektirmektedir. Devletle, kapitalizmle, elbette piyasayla, globalizmle birlikte yaşayabilecek esnekliği taşıyan, “hayatı yaşarken” onu dönüştürmek için gereken değişmez “kriterini” ona nüfuz ettirmeyi başarabilen bir “mutant” olarak yeni sol tahayyülden bahsediyorum.

Bu noktada okurumun dikkatini yeniden sık sık kullandığım bir cümleye çekmek istiyorum. “Her tür tahakküm ilişkisinin meşruiyetine karşı olmak”tır bu cümle. Bu cümle ile şu cümle arasındaki farka dikkat çekmeliyim; “Her tür tahakküm ilişkisine karşı çıkmak.” İlk bakışta “ne farkı var bunların?” dedirtebilecek bu iki cümle arasında yukarıda anlatmaya çalıştığım derdim gözönüne alınırsa çok büyük bir fark vardır.

Birinci cümle, kuruluşu itibarıyla ve içerdiği fazla sözcük olan “meşruiyetle” yeni bir sol yaklaşım için, elzem addettiğim bir alana çağrı yapmaktadır. Bu alan, doğrudan doğruya ahlak ve onun içinde oluştuğu ve yeniden üretildiği kültür alanıdır. Başka bir deyişle “anlamların üretildiği alana” yapılan bir işarettir bu.

Yeni bir sol, her şeyden önce yeni anlamların eğilimi olmalıdır. Bu anlamda onun için “hareket-sol hareket” gibi kavramları kullanmıyor ve önermiyorum. Anlam alanı, “aksiyon” ya da “hareket” sözcüklerinden çok, “oluş, oluşum, yeniden oluşum” sözcüklerine uygundur. Bu alan, muhayyilesiz hareketleri er ya da geç tükürüp atar.

“Meşruiyetine karşı olmak ya da karşı çıkmak”, bir isyan hareketinden yahut bir “kurtuluşçu” hareketten, farklı bir eğilime çağrıdır. Zıddını yok etmeye değil, onu onunla girilen bir ilişki içinde dönüştürmeye, daha iyiye, daha katlanabilir olana ve belki bir gün bir mutasyona.

“Peki niçin her tür tahakküm ilişkisine karşı çıkmak olmasın?” Bunu yeterince denediğimizi düşünüyorum. Önce tahakkümün “partiküler” biçimlerine karşı denedik. Din’e, devlet’e, kapitalizm’e, özel mülkiyet’e vb. Bu örnekler çoğaltılabilir. Deneyimimizin en revaç bulan yöntemi ise isyan ve devrimdi. En çok bilenlerimiz, en uzağı görenlerimiz, tahakkümün çok boyutlu olduğunu da gördüler. Fakat nihayetinde değişmeyen ortak bir aracı vardı onun. Nasıl ambalajlanırsa ambalajlansın,iktidarlar bugüne kadar “çıplak zor” tekelinin meşruiyetini ve bizahiti kendisini hep korudular. Bütün diğer güç kaynakları kuruduğunda ya da neyi besledikleri ortaya çıkarıldığında, bu tekeli, serbestçe kullandılar. Biz ise bu tekelin meşruiyetine değil, kendisine saldırdık. Bu tekeli yoketmenin yolunu onun meşruiyetini yoketmekte değil, aynı araçlara sahip olmakta gördük. Aynı araçlara sahip olduğumuz anda, bizim de onları meşrulaştırdığımızı uzun boylu düşünmedik dahi. Bu noktada sorun kimin borusunun daha güçlü öttüğü sorununa dönüştü. Kaybetsek de kazansak da, kaybettik. Ejderhayla savaşırken ejderha olduk. Çünkü savaşmanın başka bir yolu yoktu. Bugün bu yüzden dava değil manaya, hareket değil, eğilime ihtiyacımız var.

“Yin-Yang ikilisinin çizimi evren bütününün karanlık-aydınlık, olumlu-olumsuz, dişil-eril gibi eksiksiz bir denge tartı içinde bulunması gereken, iki büyük gücünü gösterir. Bunlar varoluş alanını denetim altında bulundurur. Burada bir nokta, ya da oğulcuk,, iki ayrı alanda, ak içinde bir kara, kara içinde bir ak görünümü var. Bu gelişigüzel bir çizim değil; simge için önemli bir anlam taşıyor. Nedeni de bu, burada, karşıtın çekirdiğine içinde bulundurmayan bir varoluşun düşünülmemesidir. Bu, dişinin bütün niteliklerini dışlayan bir eril varlık, ya da erkeğin bütün özelliklerini yadsıyan dişil varlık değildir;  öyle olsa, bütün sıvı sızdırmayan kaplarda görüldüğü gibi ikilik kalır, gelişim etkinliğinin tüm gücü yitip giderdi. Bilgelikle yöntem hep birbirinden kopar, bir tükeniş içinde yok olur, yaratışın karşılıklı “oyun”unda birbiriyle bağdaşmanın yerini kopuş alır, nesnel olaylar evreninin doğumu ve son birliğin sağlanması sorunlu bir işe dönerdi. Bu iki güç birbirine bağlıdır… onlar birbiriyle çekişen güçler sayılırsa, birlikte etkileyen güçlerdir, bunların etkinliğini sürdüren gerilim de uyumun, yaratmaya özgü karşılıklı oyunun gerilimidir, karşı çıkmanın, direnmenin değil.” (J.C. Cooper, “Was ist Taoismus?”)

Bu nedenle yeni bir sol tahayyül, sonsuz zevkin cennetini vaad edemez. Yaratıcı hazzın şimdi ve burada ortaya çıkan, sonra yeniden başka zaman ve başka yerde ortaya çıkmak üzere bizi terkeden sürekli oluş ve oluşturmasına çağrıda bulunabilir. Eğer illaki bir “kurtuluş” aramak gerekiyorsa, bu “kurtuluş”, yaratıcı anlarda tadılan zevktir. Tamamlanmış bir “kurtuluş”, tamamlanmış bir hayat demektir. Yani ölüm.