Make your own free website on Tripod.com

 


KAPAK

Burhan Metin

 

TÜRKİYE’nin
Soğuk Savaşı

 
Türkiye, 1980’de geleceğini kuracak kuşaklarını mahkeme salonları ve hapishane duvarları arasında kaybetmiştir. Sonra da en sinik, en uysal, en itaatkar ve en söz dinleyen “kenarda kalmışlar” bütün fırsatçılık ve
kurnazlıklarıyla
politik alanı istila etmiştir.

14. yy. yazarı Don Juan Manuel, İspanya’daki Müslümanlara karşı savaşın nasıl yürütüleceğini anlatırken geniş bir soğuk savaş tarifi yapmış: “Son derece çetin olan savaş ya ölümle ya da barışla sonuçlanır, öte yandan soğuk savaş, katılan taraflara ne barış getirir ne de onur kazandırır” (Halliday, Soğuk Savaş, s.12)

Bu soğuk savaş tanımlaması, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ve bir türlü sonlanmayan çalkantılı uzun mazisini kavramsallaştırmaya fazlasıyla yardımcı olmaktadır. İktidarda kalmak ve iktidarı sürdürebilmek adına toplumsal çelişki ve gerginliklere hem iç hem dış odakların bolca müracaat ettiği yakın tarihin geniş bir dilimi, Türk soğuk savaşı olarak isimlendirilmeyi hak etmektedir. Türkiye de, bunaltılı yakın tarihinde ne barış ne de onur üretebilmiştir.

2. Dünya Savaşı sonrasında ABD ile SSCB arasında nükleer tehditlerle 80’li yılların başına kadar devam eden dünyanın soğuk savaşı, Türk soğuk savaşını azdırmış ve daha kanlı hale getirmiştir. 1953’te soğuk savaş henüz başlamamışken, soğuk bir çatışmanın bütün köşe taşları Türkiye’de yerlerine konmuştur. Bu anlamda “Türk soğuk savaşı”, uluslararası alandakinden daha eskidir ve devlet kertesinden kaynaklanan özgünlüklere de sahiptir. Dinmek bilmez kitlesel çatışmaların, birbirini izleyen askeri darbelerin, ideolojik-politik yarılmaların en üste çıktığı Türk tarihinin trajik safhasını doğuran neden, dünya soğuk savaşı kadar, müesses düzenin aktörlerinin içinde taşıdıkları çatışma ve klikleşme eğiliminin açığa çıkması ve toplumsal alana taşınmasıdır.

HER ŞEY İKTİDAR ADINA...

Dünya ve ülke ile yürütülecek ilişki biçimi, milli birikimin “stratejik korunmasını” gözetmeyen, taktik ve geçici ittifaklarla sadece müesses aygıtı ve dolayısıyla aygıt üzerindeki denetimini ayakta tutmayıhedefleyen, “pragmatik” ve “oportunist” bir çizgide yürüneceğini de göstermiştir.

Türkiye’nin çok partili demokrasisinin işleyişini tayin eden dinamikleri ve bu tarihin derin sarsıntılarını besleyen nüveleri 1946 ile başlayan kısa kavşakta oluşmuştur.  Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nda görünürde tarafsızlık politikası izlemiş, ancak içten içe Almanya’nın zaferini beklemiştir. Almanya’nın yenilgisi belli olunca Nazi yanlısı Türkçüler tutuklanmıştır. Türkçüler davası, bir yandan gizli Almancılığın açacağı belaları defetme, diğer yandan Türkçülerin Almanya ile (tıpkı 1. Dünya Savaşı’ndaki gibi) elbirliği içindeki Turancı hayallerin Sovyetlerde yarattığı tepkiden kurtulma çabasının ifadesidir.

Tutuklamalardan sadece Nazi yanlısı Türkçüler değil, sol da nasibini almıştır. Solun bastırılması hem batıya selam çakma hem de Sovyetlerden duyulan “derin korkuyu” bertaraf etme kaygısını taşımaktadır. Postdam ve Yalta’da dünya paylaşılmış ve Türkiye batıya kalmış olmasına rağmen Stalin Türkiye’den toprak talepleriyle ortaya çıkmıştır. Sonuçta Türkiye, Sovyetlerden gelen “güvenlik tehdidi” ile karşılaşmış ve “güvenliğini sağlamak” için rotasını tam batıya çevirmiştir.

Bu tutuklamalar, yeniden yapılanan müesses düzenin iç siyasal sürece kendi gözlüğünden değil de, güvenlik ve beka adına batıyla girdiği ilişkilerin düzeyinden algılayacağının ilk işaretlerini vermiştir. Dünya ve ülke ile yürütülecek ilişki biçimi, milli birikimin “stratejik korunmasını” gözetmeyen, taktik ve geçici ittifaklarla sadece müesses aygıtı ve dolayısıyla aygıt üzerindeki denetimini ayakta tutmayı hedefleyen, “pragmatik” ve “oportunist” bir çizgide yürüneceğini de göstermiştir. Bu bağlamda uluslararası güç ilişkilerinin izin verdiği dar ve yabancılaştırıcı “imkanlara” tutunarak var kalmaya çalışılırken, “ulusal dinamik ve imkanlar” kulakardı edilip, ya konjonktür icabı kullanılacak ya da çelişme halinde bir biçimde oyun dışına itilecektir. Artık bir parçası haline gelinen batının ideolojik-politik öncelikleri Türkiye’nin de öncelikleri sayılacaktır. Fakat Türkiye örneğinde önceliklerin batıya endekslenmesi, batıda rastlanmayan kırılma ve çatışmaların tetiklendiği bir etkene kolayca dönüşmüştür. Hiçbir batı ülkesi Türkiye’nin yaşadığı gibi “kardeş kavgasına” sürüklenmemiştir.

Türkiye’deki seçkinler de, siyasi hareketler de içinde bulundukları süreci abartılı ve ölesiye bir bağlılık ve görev bilinciyle anlamışlardır. Bugün bu “bilinç sapmasının” kendiliğinden mi, yoksa yönlendirmeler mi ortaya çıktığının cevabı tam olarak verilmelidir.

60’lar bitip 70’lere gelindiğinde iç savaşın mevzileri “el altından” hazırlanmış ve kitlesel kıyımlara tırmanacak şekilde tahkim edilmeye başlanmıştır. Solda da sağda da, şiddet ve silahlı mücadelenin kutsanması almış başını gitmiştir. Solun 60’lardaki demokratik, ulusalcı ve bağımsızlıkçı niteliği hızla kaybolurken, silahlı mücadeleyi savunan gruplar öne çıkmıştır. Türk solu, kitlesel ve demokratik çalışmayı unutmuş, devrimin kırlardan mı, kentlerden mi silahlı bir kalkışmayla başlayacağı üzerine fraksiyonlara ayrılmıştır. Yine bu kertede sol, dış merkezlerin siyasetlerinin Türkiye’deki uzantıları gibi isimlerle kendini ifade etmeye başlamıştır. Solun ana fraksiyonları Çinci, Sovyetçi, Kübacı, Gueveracı, hatta Arnavutçudur. Türk solundaki bu köklü değişim dünyadaki soğuk savaş dizilişine göre pozisyonların “manüpülatif” yeniden düzenlenmesidir.

Buna karşın radikal sağ gençlik hızla gövdeleşmektedir. Yeni gelişen sağın ideolojik-politik formasyonu, Atsız ve ekibinin Türkçü, Turancı ve Şaman marjinal kliğince değil, Anadolu’nun muhafazakar ve dindar değerlerinin kitle/gençlik mobilizasyonundaki önemini anlamış bir “akıl” tarafından yeniden çizilmektedir. Soğuk savaş düzenininde sağın Osmanlıcı ve muhafazakar yanları sadece tablodaki silüetlerdir. Sağın üstleneceği işlev açısından anti-komünist ve anti-Sovyet keskinlik “leitmotive”dir.

Türkiye’deki sağ-sol mücadelesi faşist ve komünist diskurunda gelişip silaha, kana ve kardeş kapışmasına kolayca dönüş(türül)müştür. Gerçekte ne sağcılar faşistlik, ne de Sol, Sovyetçilik peşindedir. İlginç olan nokta Türkiye, “yakın bir Sovyet tehlikesi altında” gösterilirken, Sovyetçi Sol, Türk solunun her zaman marjinal bir kanadı olarak kalmıştır.

Solcular da, sağcılar da ne kadar birbirlerine benzediklerini 12 Eylül hapishanelerinde paylaştıkları hücrelerinde “yüzyüze” gelince anlamışlardır.

Türkiye’nin en genç, en dinamik, en haysiyetli ve memleket aşkıyla dolu deli fişek kuşağının mensupları ya idam edilmiş, ya yurt dışına kaçmış ya da hayata küsüp köşesine çekilmiştir. Türkiye, 1980’de geleceğini kuracak kuşaklarını mahkeme salonları ve hapishane duvarları arasında kaybetmiştir. Sonra da en sinik, en uysal, en itaatkar ve en söz dinleyen “kenarda kalmışlar” bütün fırsatçılık ve kurnazlıklarıyla politik alanı istila etmiştir. Türkiye “negatif seleksiyonla” bir kez daha elini kolunu bağlamış, büyük mücadeleleri göğüsleyebilecek evlatlarını kurban vermiştir.

Birkaç yanlı çalışmanın dışında Türkiye’nin “kayıp kuşaklarının” trajedisi toplumsal bilinçte hiçbir karşılık bulamamıştır. Bu acılı yılların ne romanı yazılmış ne de sineması çekilmiştir. Yaşanan her şey sanki “boşlukta” yaşanmıştır. Üstelik “yeni siyasetçiler”, rakiplerini sık sık 80 öncesine dönmeye çalışmakla suçlamışlardır. Hesaplaşılması, iyice düşünülüp derslerin çıkarılması gereken Türkiye’nin “en uzun on yılı” siyasetin dünyasında suçlayıcı bir umacılıktan öteye geçememiştir.   

BİÇİMSEL DEMOKRASİ

Türkiye, batıya gitmek adına kendi soğuk savaşını bitiremeden 50’ler ile 80’lerin ilk yarısına yayılan dünyadaki soğuk savaşa yakalanmıştır. İki soğuk savaşın üst üste gelmesi Türkiye’ye büyük kayıplara mal olmuştur.

Savaş sonrasının değişen dünya koşulları karşısında İnönü ve CHP, yeni bir yol çizme mecburiyeti ile karşı karşıya kalmıştır. Bugün geçerli olan müesses düzenin yapı taşları bu evrede yerine konmuştur. Bunlardan ilki iktidarın elde tutulması/ele geçirilmesi için her türlü manevranın meşru kabul edildiği siyaset refleksidir.

CHP’liler, dörtlü takrir ile kendilerinden kopan ve gittikçe geniş bir toplumsal ilginin odağı olan DP’den oldukça rahatsızdır. İnönü ve CHP seçkinlerinin bütün isteği, “uysal” ve “denetimlerinde” bir muhalefet partisi yaratarak biçimsel bir demokrasiye geçmektir. Yeni parti, batıya, “bakın! Biz demokrasiye geçtik” demeye yarayacak, ancak hiçbir biçimde CHP iktidarını da tehlikeye atmayacaktır. Köylünün, ticaret burjuvazisinin ve tek parti idaresinden bıkan aydınların geniş desteğini arkasına toplayan DP, CHP’nin gözünde büyük bir tehlikedir ve tehlikenin yok edilmesi için “zecri tedbirlerin” alınması CHP içinde konuşulmaktadır. 46 seçimleri hileyle atlatılmış ve CHP iktidarını korumuştur. İşte bu ortamda Türk demokrasisin “sui generis” niteliğini tayin eden adım 12 Temmuz 1947’de atılmıştır. İnönü, Truman Doktrini kapsamında Türk-ABD askeri işbirliği anlaşmasını imzaladığı aynı gün, DP’yi “meşru muhalefet” sayan bir bildiri de yayınlamıştır.

Türkiye demokrasisi “toplumsal rıza” ile ve “ulusa saygının” gereği değil, batıyla verilen bir “taviz” olarak doğmuştur. Devlet seçkinleri, bu tavizi geri almak içir zaman zaman hamle yapmaktan çekinmemişlerdir. Türk siyasi yaşamının “biçimsel demokrasi” ile “askeri yönetim” arasında gidip gelen tüketici sarkacı sıcak bir yaz gününde ilk hareketini almıştır.

Devlet seçkinlerine göre demokrasi tavizi, sadece batıya değil, “cahil ve kaba” halka da verilmiştir. Halk ise, seçkinlerin elinde toplanan iktidar ve kamu servetinden pay almak için demokrasiyi “fırsat” görmüştür. Bu denklemde hem kitle partilerinin oy için halk dalkavukluğu ve kamu talanı, hem halkın demokrasi oyunu içinde çalışmadan zenginleşme fırsatçılığı ve hem de iktidar odakları arasında siyasi mücadele kızıştıkça batının bu oyunun içine daha fazla çekilmesi alışkanlıklarıyla Türkiye’nin “siyasi pandomimi” başlamıştır. Demokrasi, batıyla ve kendi kendiyle oynanan sahte bir oyuna dönüşmüştür.

Türkiye’nin batıyla ve kendisiyle ilişkileri, sürekli kavga edip duran bir aile üyelerinin, komşusunun hakemliği ve insafına sığınması, birbirini rakip ve düşman sayarken, “yabancıyı” dost ve hak/erdem veren merci kabul etmenin çıkmazına sürüklenmiştir.

Batı, Türkiye’de oynanan demokrasi oyununa çıkarı tehlikeye düşmedikçe ses çıkarmamıştır. Doğuda ve müslüman bir toplumda demokrasinin bundan fazlasının olabileceğine de inanmamıştır. Türkiye’nin batıyla ilişkilerini sürdürebilecek ve batı denetimine izin verecek kadar “demokratik/açık” olması, hatta arasıra kesintiler olağan görülmüştür.

Millet seçkinleri doğmadan, Türkiye’nin batıyla ilişkileri ve batıyla ilişkilere göre tasarlanmış iç siyasal kuruluşu demokratik/milli bir dönüşüme uğratılmadan Türkiye’nin “kendini tüketmesi trajedisi” çözülemeyecektir.

KİM SUÇLU KİM GÜÇLÜ...

47 Kurultayında CHP yeni dönemin koşullarında halk desteğine duyacağı ihtiyaç nedeniyle din politikasını yumuşatmaya başlamıştır. İmam-Hatip okulları ve Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi açılmıştır. İlkokullara seçmeli din dersi konmuş, türbeler açılmış ve Hac için döviz alımı serbest bırakılmıştır.

Halkın diyanetini rahatça ifade etmeye ve yaşamaya layık sayılması yine dünya konjonktürünün gereği olanaklı kılınmıştır. Yoksa Türk halkı doğrudan ve kendi başına serbest bir dini hayat yaşamaya hak sahibi sayılmamıştır. Her ne sebeple olursa olsun bu bir ülkenin yönetici seçkinleri için “utanç” sebebidir.

Geçmişte yasaklanmışken, dış politik sebeplerle serbest bırakılması din ve dini duyguları Türkiye politik hayatının en çok “kullanılan” malzemesi yapmıştır. DP, irticaya prim vermekle suçlanmıştır, ancak dini duyguları politikada ilk kullanan yukarıda anlatıldığı gibi CHP olmuştur. Ama DP ve izinden giden sağ partiler CHP’nin açtığı yoldan ilerleyerek dinin kullanımını tekelleştirmişlerdir.

Türk siyasi hayatındaki çarpılmalardan birisi de IMF, OECD gibi kapitalizmin uluslararası kurumlarına üyeliğin İnönü tarafından gerçekleştirilmiş ve ABD ile ilk askeri anlaşmaya imza atılmış olmasına rağmen batıcılık bayrağının DP/AP’nin elinde kalmasıdır. DP tıpkı din politikası gibi yalnızca CHP’nin açtığı kapıdan girip, batıcılığı aşırıya götürmüştür. ABD ile askeri bir anlaşmaya imza atılmasından sonra Menderes’in NATO’ya girmek için çabasının sol ve CHP tarafından sürekli eleştiri konusu edilmesi yalnızca propaganda maksatlı bir söylev olabilir. 

Türkiye’nin talihsizliği Türk politik sisteminin iki temel aktörü CHP ve DP/AP’nin batının gözüne girmek için sürdürdükleri kör yarıştır. Türkiye’ye batının ileri karakolu rolü, hiçbir ulusal opsiyon dikkate alınmadan fazlasıyla ve gönüllüce oynatılmıştır. Bugün yaşadığımız genel ve derin krizin kökeninde Türkiye’nin siyasetinin, ekonomisinin ve güvenliğinin kaygısızca ve fütursuzca batıya terk edilmesi yatmaktadır. Merkez sağ ve merkez sol batı öykünmeciliği içinde Türkiye’nin kalelerini birer birer batıya terk etmiştir. Bugün 70 milyonluk Türkiye’nin kaderi IMF Başkanı’nın iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bağlıdır. Batıyla onurlu, verimli ve geliştirici bir ilişki düzeni kurulamamış, iktidarda kalmak ve iktidar nimetlerini üleşmek adına sağ ile solun ana partileri arasında süren kavgayla Türkiye Batı karşısında çaresiz bırakılmıştır. Sadece bu kadar da değil, Türkiye, evlatlarını iç ve dış dinamiklerden güç alan kıyıcı bir soğuk savaşa kurban vermiştir. Sonuçta Türkiye, ne barışa ne onura erişebilmiştir.

DOĞU-BATI SOĞUK SAVAŞI

Devlet, batı merkezlerinin kuşatmasını sökmek ve batıyla onurlu, eşit ve kendi yararına bir ilişki düzeni kurmak için daha fazla batıya gitmek değil, en geniş sınırlarda milletine dönmek, milletinin erdemli ve akıllı evlatlarıyla kucaklaşmak zarureti içindedir.

“Soğuk savaşta, ABD-SSCB, doğu-batı arasında ilişkiler soğuktur; dondurulmuş ve dumura uğramıştır. Ancak aradaki ilişkiler her ne kadar kötü ve savaş haline yakın olsa da, bir yerde frenlenmiş ve sıcak savaş noktasına da gelmemiştir.” (F.Halliday, Soğuk Savaş, s.15)

Dönemin ele alınabilecek çok sayıda başka özelliğinin yanında soğuk savaşın Türkiye’yi etkisi altına alan asıl özelliği, blokların içi denetimin sıkılaşmasıdır. Bu noktada çizgi o kadar kalın çizilmiştir ki, gereğinde paramiliter güçler devreye sokularak bloklararası soğuk savaş çemberinin dışında kalanlar cezalandırılmıştır.

Soğuk savaşın ilk evresinde çatışma Avrupa topraklarında ve Berlin üzerinde cereyan etmiştir. Kampların ideolojik kapışması yerini karşılıklı nükleer tehditlere terk etmeye başlayıp, insanlığın olası bir nükleer savaşta topyekün yok olması ihtimalinin belirmesiyle blok ilişkileri bir yumuşama dönemine girmiştir. 70’lerin başında başlayıp on yıl kadar süren Detant döneminde bloklararası çatışmanın merkezinin üçüncü dünyaya kayması Avrupa’yı rahatlatmıştır. Barış ve anti-nükleer hareketler ile Yeşil hareketler, muhalif pozisyonda durarak kıtalarının soğuk savaş parantezinden çıkmasında aktif rol almışlardır.

Avrupa çatışma alanı olmaktan çıkmış, ancak bu defa Türkiye; İran, Afrika, Afganistan ve Arap dünyası kuşağında hızlanan bölgesel çatışmalara komşu hale gelmiştir. Türkiye, soğuk savaşın tam menziline yerleşmiştir.

Oysa 60’lı yıllar Türkiye’sinin politik gerginlikleri “silaha bulaşmadan” atlatılabilmiştir. Komünizmin güneye sıçrayışını engelleyecek tampon rolü oynaması başından beri beklenen Türkiye birden soğuk savaşın “sıcak çekişmesinin” cephe ülkesi haline gelmiştir. Türkiye, her türlü uluslararası kışkırtma ve yönlendirmeye açılmıştır. Müesses düzenin zaaflarının uluslararası ilişkilerin çatışmacılığı ile birleşmesinden Türkiye’de, sokak terörünü doğmuştur.

Soğuk savaşın ikinci evresine damgasını vuran diğer bir önemli gelişme, ABD’nin ekonomik olarak toparlanan Avrupa’yı denetim çabasının blok içi bir çelişki olarak belirmesidir. Avrupa, ekonomisi güçlendikçe ABD’den bağımsızlaşma ve uluslararası siyasette kendi başına davranma eğilimi içine girmiştir. İlginç bir şekilde Sovyet tehdidi, batı içi rekabette Avrupa’nın bağımsızlaşmasını engellemede ABD’ye sağlam bir gerekçe sunmuştur.

Türkiye’deki sol yükselişe bu uluslararası bağlamdan bakmak açıklayıcı ve çarpıcı sonuçlar göstermektedir. Türk solu, ABD emperyalizmine ölesiye düşman olmuş, fakat Avrupa emperyalizmlerinden neredeyse hiç söz açmamıştır.

Oysa Avrupa “soy-emperyalist”tir ve 2.Dünya Savaşı’ndan bitap vaziyette çıkmış olsa dahi küresel politik süreçlerdeki etkinliğini kaybetmemiştir. (Örnek: özellikle İngiltere) Buna karşın Türk solu, aydınlanmanın ve Marksizmin anavatanına büyük bir hayranlık taşımıştır. (örnek: 68 Dalgası) Soğuk savaş aktörlerinin Türkiye’de kışkırttığı kitlesel ideolojik çatışmayı ABD-SSCB yerine ABD-Avrupa ayrışması ve çekişmesi eksenine oturtanların tahlili çok kere doğrulanmıştır. Türkiye’de bugün  Avrupacılığı solun eski tüfeklerinin üstlenmiş olması dikkate çekicidir. Dolayısıyla Türkiye’de iç savaşın dış merkezleri aranacaksa, adresler Sovyetlerden çok Avrupa ve batı merkezlerini işaret etmektedir.  

70’ler sona erdiğinde kanlı bir iç savaştan yorulmuş, bitkin düşmüş bir toplum kaldı Türkiye’ye. Soğuk savaşın bedelini, bütün mazlum dünyanın çocukları gibi Türk evlatları da ödemiştir. Onca heyecan, düşünce ve gelecek mutlu günler umudundan geriye sadece kayıp kuşakların acı hatıraları kalmıştır.  Anadolu çocukları,  kurban olmuş/edilmiştir. Devlet, çocuklarını bu kanlı kapışmadan koruyamamıştır. Onları, bazı komprador unsurlara kurban vermiştir. Tıpkı mitolojideki evlatlarını yiyen Tanrı Moloch gibi o da, bütün evlatlarını yemiş ve kendine tapacak kimse kalmayınca makamından olmuştur

SONUÇ YERİNE...

Türkiye, batıya gitmek adına kendi soğuk savaşını bitiremeden 50’ler ile 80’lerin ilk yarısına yayılan dünyadaki soğuk savaşa yakalanmıştır. İki soğuk savaşın üst üste gelmesi Türkiye’ye büyük kayıplara malolmuştur.

Türkiye bugün batı merkezleri önünde bitap vaziyettedir. Yeni milli mücadele koşulları ve aynı ölçüde beka problemiyle karşı karşıyadır. 1919 şafağında bu problem millet ve milli kuvvetlerle bütünleşmeyle aşılmıştır. Bugün devletin en az millet hatta milletten daha fazla çaresiz olduğu görülmektedir.

Devlet, batı merkezlerinin kuşatmasını sökmek ve batıyla onurlu, eşit ve kendi yararına bir ilişki düzeni kurmak için daha fazla batıya gitmek değil, en geniş sınırlarda milletine dönmek, milletinin erdemli ve akıllı evlatlarıyla kucaklaşmak zarureti içindedir. Bunun yolu da Türkiye’nin milli ve demokratik temelde kapsamlı bir elit dönüşümü yaşamasından geçmektedir. 

 

yazikonusu-KAPAK
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©