Make your own free website on Tripod.com

 


KAPAK

AHMET ÖZCAN

 

SOĞUK SAVAŞLARA KARŞI ELİT DÖNÜŞÜMÜ:
Jöntürkler

 
Jöntürklerin sahneye çıkışı ve 600 yıllık bir düzenin çöküşünü engellemek ve milletin varlık ve bekâsı için devlete rağmen
kavgaya atılmasını, ilk ve örnek bir model olarak alabiliriz. Jöntürklerin analizi, sadece bir örnek elit dönüşümü açısından değil, ülkemizin derin iktidar bileşenleri ve oyun kuralları açısından da oldukça verimli ipuçları ile
 doludur.

Türkiye, doğu ve batı arasındaki kritik konumu dolayısıyla hâlâ bir soğuk savaş kuşatması altındadır. Bu soğuk savaş, ancak ve sadece içerden başlatılacak bir elit dönüşümü süreci sayesinde ve bu sürecin bir sonucu olarak yeni fikir ve projelerin gündeme getirilmesi dolayımıyla aşılacaktır. Bu anlamda , toplumsal hegemonya çeperi olarak resmi ve sivil alanların kanaat önderleri ve karar vericileri anlamında ‘elit’, sadece politik olanın değil, kültürel ve ekonomik düzenin dönüşümü için de kilit bir anlama sahiptir. Weberyen anlamda patrimonyal (pederşahi) ve yarı kutsal- değişmez elitlerin egemenliğine alışkın bir siyasal geleneğin içinden radikal bir elit dönüşümü, tarihimiz boyunca iki örnek süreçle gerçekleşmiştir. İlk, İstanbul’un fethi sonrasında Fatih dönemiyle başlayan ve imparatorluğun son dönemlerine kadar süren devşirme sistemi üzerinden gerçekleşen yukardan dönüşüm; İkincisi ise Tanzimat’a tepki olarak doğan ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla sonuçlanan Jöntürk kuşaklarının aşağıdan gerçekleştirdiği dönüşümdür. İlk elit dönüşümü, Anadolu beyliklerinin konfedere birliği olarak Osmanlı Devleti modelini dönüştürerek emperyal özellikte (ama içkin olarak Müslüman/Türk karakterli) merkezi bir devlet yapısını inşa etmiştir. İkinci dönüşüm ise devşirme modelinin yozlaşmasının üzerine binen Yeniçeriliğin ilgâsı ve Tanzimat reformlarının doğurduğu kozmopolit  elit yapısını dönüştürüp Sünni/Türk karakterli ve bir anlamda halkçı bir elit yaratarak ulus-devleti inşa etmiştir. Devşirme modelini bu yazının kapsamı dışında tutarsak, Jöntürklerin sahneye çıkışı ve 600 yıllık bir düzenin çöküşünü engellemek ve milletin varlık ve bekâsı için devlete rağmen (ve devletin de gücünü kullanarak) kavgaya atılmasını, ilk ve örnek bir model olarak alabiliriz. Jöntürklerin analizi, sadece bir örnek elit dönüşümü açısından değil, ülkemizin derin iktidar bileşenleri ve oyun kuralları açısından da  oldukça verimli ipuçları ile doludur.

JÖNTÜRKLER’İN SAHNEYE ÇIKIŞI

Osmanlı’nın çöküş sürecinde III. Selim’den beri devam eden yenilenme çabaları, Fransa etkisiyle yeniçeriliğin ilgâsından başlayarak 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları’yla birlikte Düvel-i Muazzama’nın ‘gözetim ve denetimine’ girmişti. II. Mahmut’un Yeniçeriliği kaldırması dışında, görüntü ve kabuk değiştirme düzeyinde süren yenilik çabaları, her defasında yeni sorunlar yaratan fasit bir daireye dönmüştü; gayri müslimlerin eşitlik hakları ayrılıkçı eğilimleri güçlendiriyor, orduyu yenileme gayretleri ise borçlanma yoluyla, ordunun karşısında kullanılacağı Batılı güçlere bağımlılığı pekiştiriyordu.

İngiltere açısından Hindistan yolunun güvenliği ve Rusya ile Almanya’nın denizlere açılmaması için, 1900‘lere kadar Osmanlı’nın ‘hasta adam’ halinde yaşaması gerekiyordu.

Bu politika gereği hem reform çabaları destekleniyor, hem de yıpratma ve zayıflatma politikaları uygulanıyordu. Fransa için de çapı ölçüsünde benzer bir politika söz konusuydu. Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Rusya’yı dengeleme politikası gereği Fransa kollanıyor ve yenilenme prototipi olarak ayrıca taklit ediliyordu.

İşte bu vasatta, tarihçilerin ‘Yeni Osmanlılar’ olarak isimlendirdiği ilk aydın kuşağı sahneye çıktı. Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi ve sonradan Ali Suavi ve Mizancı Murat gibi isimlerin öncülüğünde başlayan muhalif çizgi sonraki bütün jöntürk kuşaklarının eylem ve söylemine damgasını vurdu.

1865’te Namık Kemal ve beş arkadaşının Belgrad Ormanları’nda kurduğu İttifak-ı Vatan cemiyeti, İtalyan Carbonari hareketinden esinlenen ilk gizli cemiyetti.

Tasvir-i Efkar, İbret, Muhbir, Mizan gibi yayınlar ise, okuma yazma bilen efkar-ı umumiyeye hitap eden ilk propaganda faaliyetiydi. Namık Kemal’in ‘Vatan’ ve ‘Hürriyet’ temalı şiirleri, özellikle 1873’te sahnelenen ‘Vatan yahut Silistre’ piyesi, genç nesli saran muazzam bir heyecan dalgası yaratıyordu.

Bu kuşak, Mısır hidivi olamadığı için padişah Abdulaziz’le kişisel kavgası olan Mustafa Fazıl Paşa’nın himayesi ve Fransız sefaretinin yardımıyla Paris’e gitmiş, ardından M. Fazıl Paşa’nın padişahla anlaşıp desteği kesmesi üzerine İstanbul’a dönüp devlet görevleri almış, sonra tekrar sürgün edilmiştir.

Bu serüven, aydın ve dava adamlığının bugüne de ışık tutan bazı özelliklerini mayalamıştır; devletten himaye arama, bulamayınca devlet dışı bir güce yada yabancı bir devlete sığınma, yani her halükarda üstün bir güce intisap etme ihtiyacı duymaktır. Bu tutum, esasen güç birikimi anlayışının tabii sonucuydu. Zira Yeni Osmanlılar, içinde büyüdükleri kadim devletin gücünü iyi tanıyor ve ona denk bir güç sahibi olmanın yollarını arıyorlardı. Bu anlamda, himayecilik, jöntürkler için bir tür kuvvet çarpanı olarak bilinçli şekilde tercih ediliyordu.

Mithat Paşa’nın Abdulaziz’i devirip önce V. Murad’ı, ardından II. Abdulhamid’i tahta çıkarması ile birlikte Yeni Osmanlılar kısa bir ümide kapılmışlardı. Namık Kemal, Ziya Paşa ve Şinasi’nin de bulunduğu bir komisyon, Kanun-i Esasi taslağını hazırladı. Ancak Abdülhamit, Mithat Paşa korkusu nedeniyle 1877’de Rusya ile savaşı bahane ederek bu ilk anayasayı rafa kaldırdı. Mithat Paşa ise önce sürgün edildi, ardından 1884’te, Abdulaziz’i öldürtmekle suçlandı ve Taif’te boğularak öldürüldü. Böylece 30 yıl sürecek istibdat dönemiyle birlikte, Jöntürkler’in serüveni yeni bir safhaya girdi.

Tanzimat’ın üç ünlü paşası, İngiliz eğilimli Reşit, Fransız eğilimli Ali ve Fuat Paşalar döneminde muhalefete başlayan Yeni Osmanlılar’ın devlet ile ilişkileri bir tür baba-oğul ilişkisi tarzında gelişti. Hem paşazade kökenleri, hem de devlet memuru olmaları nedeniyle olsa gerek, devletle ve aynı anlamdaki padişahla kurdukları aşk-nefret ilişkisi, herhalde o dönem için sadece Osmanlı muhaliflerine özgüydü.

Öyle ki, Mithat Cemal Kuntay’ın aktardığı şekliyle, “..Fuat Paşa, Tasvir-i Efkâr muharriri Namık Kemal Bey’i, altında ağlamak şartıyla asmak istiyordu.” Fuat Paşa’nın bu ilk muhalif kuşağa bakış açısı, o günden beri adeta devletin politikası oldu. Reform, yenilik ve değişim talebiyle ortaya çıkan her muhalif kuşağı devlet, idam, hapis ya da sürgün ederek ‘ağladı’.

Yeni Osmanlılar’ın devletle, devletin de ilk ‘yaramaz çocukları’ ile ilişkisi, Nietzsche’nin Platon’un ‘devlet’i üzerine söylediği “Devlet, bir kuşağın tinsel enerjisini, ancak varolan kurumların çıkarlarına hizmet edecek bir biçimde serbest bırakır.” sözünü doğrulayacak nitelikte idi. Yani değişen dünya koşullarını ‘hissederek ‘çökeceğini anlayan ‘devlet aklı’, en yetenekli çocuklarını sahneye çıkartıyor ama -yeni olan herşey karşısında olduğu gibi- sınırlarını ve sonuçlarını ‘denetlemekte’ zorlanıyordu. Aynı şekilde genç muhalifler de, Fransız Devrimi’nin yıkıcı ve yeniden kurucu sloganlarını, kadîm Osmanlı mülkünün bekâsına göre uyarlamak gibi paradoksal bir zihniyet ve gaye peşinde idiler.

Macar kökenli Türkiyatçı A. Vambery’nin Jöntürkler için yaptığı değerlendirme, bu paradoksu yeteri kadar açık tavsif ediyor:

“..saatlerce kendileriyle görüştüm. Ecdatları için besledikleri hayranlık ve hürmet, hükümdara karşı duydukları hürmete muadil idi. Vakıa ihtilalci idiler, fakat ‘sadık’ ihtilalci .. O saf Almanlara benziyorlardı, ki memleketlerinde cumhuriyetin tesisini isterler, lakin başında bir Grandük bulunmak şartıyla...”(Aktaran Y. Küçük, Aydın üzerine tezler, C. 2, s. 178)

K. Marx, “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama devraldıkları koşullar içinde” diyor. Jöntürkler, bir askerî tarım imparatorluğunun kadîm düzeni ‘içinde’ durarak, ama ilk defa hanedan dışında tarihe müdahale etmenin örneği idiler. Osmanlı mülkünün sahibi olarak hanedanlığın bu ilk ve modern sorgulanması, tabii olarak naif ve sınırlı bir perspektife sahipti. Örneğin vatan, millet ve hürriyet kavramlarına yüklenen anlam ve yapılan aşırı vurgu, aslında dolaylı bir hanedan eleştirisiydi. Sultan-ı şahane uğruna yaşamaya ve ölmeye alışkın kul toplumunda, bu tek mutlak gücü anmadan, asıl Mülk sahibine (millete) ve Mülk’ün bizatihi kendisine (Devlete ve Vatana) vurgu yapmak, o dönem için hem bir ilkti , hem de cesur bir eleştiri denemesiydi. Bu dolaylı çağrışımlar, îmâlar ve semboller usûlüyle geliştirilen muhalif söylem, Türk siyasal geleneğinin temel dili olarak bugünlere kadar gelişerek devam etti.

Yeni Osmanlılar’ın dönemin şartlarıyla sınırlı ufku ve devletle ilişki tarzları, hem pratik hem de teorik düzeyde bir diğer jöntürk özelliği olan pragmatizmin mayalanmasını sağladı. ‘Dalalet ve gaflet içindeki hanedanlığa rağmen, bir an önce çöküşü durdurmak için reformlar yapmak’ şeklinde özetlenebilecek fikri istidat, bütün ilhamı veren Avrupa semalarından, yeni olarak sadece acil addedilen fikirleri seçerek aldı. Öyle ki, sosyalizm, cumhuriyet, ulus, ulusal pazar gibi rüzgarların estiği Paris cafe ve salonlarından, jöntürklerin kulakları sadece ‘hasta adamı’ tedaviye yarayacak vatan, anayasa, meclis ve hürriyet seslerini algılıyordu.

Jöntürkler’in fikri yapılarının bu sığ ve eklektik karakteri, pratik sorunları acilen çözmeye dönük pragmatizmin ürünüydü. Aynı şekilde sürgünde dahi Padişah’a ‘Layiha’lar hazırlayıp kabulünü bekleyen ve en küçük bir olumlu sinyal alınca yurda dönüp devlette memuriyete başlayan pratik tavırlarda, dönemin Avrupa, Balkanlar ve Rusya’daki ihtilalci kadrolarıyla kıyaslandığında, anlaşılması mümkün ama kabulü zor bir kişilik yapısı görülmektedir.

MÜLTECİ MUHALEFET

1889 yılında, Namık Kemal’in şiirleri, Mithat Paşa’nın trajik sonu ve Mizancı Murad’ın dersleriyle yetişen Tıbbiye ve Mülkiye öğrencileri, ‘Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurdu. İbrahim Temo, İshak Sukuti, Çerkez Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet, Dr. Nazım ve Ahmet Rıza gibi isimlerin öncülüğünde kurulan ve sonradan ‘İttihat ve Terakki’ olarak ismini değiştiren Cemiyet, jöntürklerin ikinci kuşağının sahneye çıkışını ifade ediyordu. Osmanlı Birliği perspektifi ve Abdülhamit İstibdat’ına son vererek Anayasa ve Meclisi tekrar yürürlüğe koyma ülküsü etrafında şekillenen cemiyetin merkezi Selanik ve Paris’ti. Bu kuşak, Yeni Osmanlılar kadar İstanbul’da ve devlet üzerinde etkili olamasa da, Jöntürklüğün sonraki tüm serüvenine damga vuran şiddet kullanımı, ayrışma ve iç çatışma, komitacılık ve yarı askeri kadro ve eylem karakteri gibi özelliklerin yeşermesi söz konusu oldu. 1908 Meşrutiyet Devrimi’ne kadar, başta Selanik ve Paris olmak üzere, Manastır, Edirne, Kosova, Cenevre, Londra gibi merkezlerde faaliyet yürüten cemiyetin ideolojik dönüşümü ve parçalanması da bu döneme rastlar.

Üslup ve yöntem olarak giderek keskinleşen muhalefet mensuplarının sınıfsal yapısındaki değişim de bu sürecin nedenlerinden biridir.  Tıbbiye ve Mülkiye gibi okulların, ilk defa taşradan ve küçük memur, esnaf çocuklarından talebe almasıyla birlikte önce bu okullarda ve giderek devlet bürokrasisinde beyzadeler-taşralılar çelişki ve çatışması yaşandı. İttihat Terakki’nin hızla örgütlendiği ilk sosyal küme, işte bu okullarda ki taşra kökenli talebelerdi. Böylece modern siyasal geleneğin sınıfsal karakteri ilk örneğini de üretmiş oldu. Bu biyolojik dönüşüm, Prens Sabahattin vakasında keskin bir ayrışmaya neden oldu. Kendine özgü liberal tezleri olan Prens Sabahattin grubuyla, Paris’te İTC’nin yayın organı Meşveret’i çıkaran Ahmet Rıza grubu arasında 1902 kongresinde ihtilaf yaşandı. Ve Prens Sabahattin “Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet’ cemiyetini kurarak İttihatçılarla yollarını ayırdı.

Öte yandan, başta Fransa, İngiltere ve sonradan Almanya olmak üzere, batılı devletlerin Jöntürk muhalefetini kullanmaya dönük eğilimleri ile ittihatçıların stratejik ve taktik himaye arayışının örtüşmesinden doğan karmaşık ilişkiler de bu döneme rastlar. Bir yandan etkisi abartılsa da Talat Bey, Dr. Nazım , Emmanuel Karasu ve Abdullah Cevdet gibi isimler üzerinden masonik bağlantılar, öte yandan Osmanlı kimliğinin korunması amaçlı güçbirliği politikası gereği Ermeni, Sırp, Bulgar ve Makedon çeteleriyle kurulan ittifaklar, bu ilişkilerin karmaşıklığıyla orantılı bir kafa karışıklığına yol açıyordu. İkinci jöntürk kuşağı, güçlenmek ve iktidara biraz daha yaklaşmakla birlikte, ‘devlet’e ve millete yabancılaşma riski barındıran farklı bir kulvara giriyordu. Gizlilik ve komitacı faaliyet tarzının da etkisiyle esrarengiz bir güce ulaşan cemiyetin yayın organlarında pozitivist esintili makaleler yayınlanması, dini ve örfi değerlerin sorgulanması, özellikle Abdülhamid’in İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) aleyhine propagandalarına malzeme veriyordu. Ancak yine de istibdada karşı olan ulema ve İslamcı aydınlardan da İTC mensuplarının olması nedeniyle ciddi bir meşruiyet sorunu yaşanmıyordu. Gerçi jöntürkler konusunda neredeyse ittifakla kabul edilen pozitivist ve laik karakter, bugün örneğin herhangi bir İslamcı cemaatin ya da tarikatın pozitif ilimler ve teknoloji merakıyla kıyaslanamayacak kadar zayıf ve belirsizdi. Ama o gün için söylenen sözü dine refere etmeyen her fikir, rahatlıkla din dışı ve din karşıtı olmakla itham edilebilmekteydi. Şüphesiz bunda saraya bağlı devletlü ulema ve meşayih’in etkisi büyüktü. Yine de İTC, giderek hem fikri çeşitlilik hem de iç hizipleşmeler anlamında bir tür ‘cephe’ örgütü haline gelmekteydi.

Aynı şekilde bireysel ideolojik karakterde eklektik olmanın ötesinde çelişik ve paradoksal bir hüviyete bürünüyordu. İTC önderleri aynı anda hem batıcı ve batı düşmanı, hem Osmanlıcı hem Türkçü, hem İslamcı hem pozitivist, hem milli hem kozmopolit bir çizgiyi savunabiliyorlardı. İttihatçılık bu yönüyle fikir ve ideolojiyi asıl amaca hizmet ettiği ölçüde ve fanatik olmadan savunabilme kabiliyeti anlamını kazandı.

İTC’nin özellikle Selanik ve Manastır’daki öğrenciler ve askerler arasında güçlenmesi, şüphesiz Balkanlar’daki toprak kayıpları ve ayrılıkçı eğilimler karşısında yaşanan çaresizliğin sonucuydu. Sanki, Balkanlar’daki fetihlerle büyüyen devlet, şimdi oradaki kayıplarla çöküyordu. Dolayısıyla sınırda başlayan çöküntüye karşı direniş eğilimi de aynı noktada güçleniyordu. Bu süreç İTC’nin yarı askeri karakter kazanması ve şiddeti bir araç olarak daha fazla kullanmaya başlamasını doğurdu.

SUYU ARAYAN ADAMLAR

Devlet de,
Jöntürkler de Fransız Devrimi’ne kilitlenmiş ve Sanayi Devrimi’ni ıskalamışlardı. Göremedikleri şuydu; çöken Osmanlı İmparatorluğu değil, tarıma dayalı askeri düzenlerin tümüydü.
Jöntürkler’in bütün eylemi ve söylemi, suyu tersine akıtmaya çalışmanın o trajik esintisini daima
üzerinde taşıdı.

1907-1918 yılları arası, jöntürklerin ve Osmanlıların son devresidir. Bu dönemde İTC artık romantik bir mülteci hareketi olmaktan çıktı ve 600 yıllık hanedanlığın erkini paylaşan yeni bir iktidar bileşeni olarak denkleme yerleşti. Ancak daima geri planda kalarak sadrazam ve paşaları yönlendirmeye dayalı ittihatçılıkla özdeş bir iktidar oluş pratiği sergiledi. Bu yöntem aslında devleti yönetme yeteneği ve kadrolarına sahip olmamaktan kaynaklanıyordu. Ama kapalı olmanın verdiği kudreti olduğundan güçlü görünme kurnazlığıyla telif edebildikleri için, hep iktidarda kalmayı başardılar. Nitekim ilk seçimlerde politik hileler , Hürriyet ve İtilaf ya da Ahrar fırkası gibi İTC muhalifi partilere karşı çeşitli baskı ve yıldırma taktikleri ve siyasi suikastler, İTC’nin siyasi geleneğimize kazandırdığı yenilikler olarak tarihe geçti.

Bu dönem, bir başka açıdan şiddetin, ayrışmanın, savaşmanın ve ölümün yıllarıdır. Trajedi, dram, acı, hüzün içiçedir. Devletin genetik kodlarına kadar nüfuz eden korkuların, kaygıların ve parçalanmanın yaşandığı dönemdir. Milletin bilinçaltına kazınan travmanın tahripkar kuşatması söz konusudur.

İşte bu dönemin sayfaları 1907’de Resneli Niyazi ve Enver Paşa’nın dağa çıkmasıyla başlar. 1908’de meşrutiyet ilanı bayram ve ümit rüzgarları estirir. 1909, 31 Mart olayı sonunda Abdülhamit tahttan indirilir ve ittihatçılar fiilen iktidarı yönetmeye başlar. Trablusgarp işgali, Balkan Savaşı ve 1. Dünya Harbi.. 1915 Ermeni Ayaklanması ve tehcir, 1915 Çanakkale Destanı ve 1918 mütareke ve işgal... Bizim tarihimizin en uzun on yılı böyle yaşanır.

Bu yıllar politika sanatına bizim orijinal eylemlerimizi de ekler. Örneğin, Enver Paşa’nın kurdurduğu Teşkilat-ı Mahsusa, modern siyasi tarihin ilk beynelmilel operasyon örgütüdür. İttihatçılar, dünya savaşına girerken düşmanların bilmediği yeni bir silahı, yaygın ve gayrı nizami savaşı sahneye sürmüştür.

İngiltere ve Rusya’ya karşı, başta Anadolu ve Trakya olmak üzere, Ortadoğu, Kuzey Afrika, İran, Hindistan, Orta Asya, Uzak Asya ve Avrupa’da, istihbarat, karşı casusluk, gerilla savaşı, yerel direnişlerin organizasyonu, propaganda ve ajitasyon faaliyetleri gibi çok boyutlu bir mücadeleye girişen teşkilatın ilk görev dağılımı, boyutu hakkında yeterli bir fikir verir: Süleyman Askeri, İngilizlere karşı Irak’a, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, Senusilerle birlikte Trablusgarp’a ve Mısır’a, Halil Paşa Rusya’ya karşı Kafkasya’ya, Rauf Orbay İngilizler’e karşı Afganistan’a, Kazım Karabekir Rusya’ya karşı Tahran’ı işgal etmek üzere İran’a görevlendirilmişti. Libya’da Abdulaziz el Senusi, Cezayir’de Şerif Burgiba (Habib Burgiba’nın babası) ve Emir Abdulkadir, Mısır’da Aziz Ali, Suriye’de Şekip Aslan gibi Türkistan’dan Tunus’a, Hindistan’dan Hicaz’a kadar, her bölgenin önde gelen dini, siyasi ya da aşiret liderlerinin çoğu teşkilat mensubu ya da destekçisiydiler.

Teşkilat, Trakya’da Edirne’nin işgali tehlikesine karşı göstermelik bir cumhuriyet kurmaktan, Kuzey Afrika’da gerilla savaşı organizesine, o dönemde yeni oluşan İrlanda Kurtuluş Ordusu’na lojistik destek göndermekten, Abdurreşit İbrahim kanalıyla Filipinler, Malezya ve Japonya’da propaganda faaliyetine, silah ve mühimmat temininden, casusluk etkinliklerine kadar, Osmanlı ufkunun dahi ötesinde çok yönlü bir savaş pratiği geliştirmişti.

Dünya Savaşı’nı Almanya’nın kaybetmesiyle birlikte yenik sayılan İstanbul’un işgali sırasında, Karakol Teşkilatı’nı kurarak Anadolu’ya silah ve kadro sevk etmişti ve Kuva-yı Milliye, Kuva-yı Seyyare , Müdafaa-yı Hukuk gibi yerel direniş odaklarının örgütlenmesinde de teşkilat mensuplarının rolü büyüktü.

Enver Paşa Türkiye’den ayrılırken Teşkilatı, Hüsamettin Ertürk’ün liderliğine bıraktı ve ismini ‘Umumu Alem İslam ihtilal Teşkilatı “olarak değiştirdi.

1950’li yıllarda Türkiye’deki Amerikan görevlisi P. H. Stoddard, muhtemelen CIA’nın soğuk savaş dönemi hazırlığı içinde olduğu bir zamanda, Teşkilat-ı Mahsusa konulu bir tez çalışması yapar ve kurucu liderlerden Kuşçubaşı Eşref’i bularak Teşkilat hakkında bilgiler alır. Kuşçubaşı’nın Stoddard’a söyledikleri, dönemin atmosferi ve teşkilat kadroları hakkında aydınlatıcı izler taşımaktadır:

“Osmanlı Devleti içinde gaye ve fikir birliği yapmak, bütün Türkleri bir bayrak ve bir devlet telakkisi altında birleştirmek, temsil ettiğimiz manevi iman nizamı olan müslümanlığı takip edilecek harici siyasetin müteessir kuvveti haline koymak ve bunun kadrosunu yetiştirmek gayesiyle Teşkilatı Mahsusa kurulmuştu...

“...İçimizden kimsenin kaybedecek birşeyi yoktu. Davamızın haklı olduğuna ve çalışmalarımızın mühim olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu gözardı etmeye meyyaldik. Hiç değilse harbin sonunda etrafımızdaki dünya çökmeden, ufak tefek birkaç zafer kazanabilirdik.. Durmadan çalıştık.. Bu işe gönül vermiştik.. Mantık ne derse desin.. Hiç bir zaman filozof ya da siyasetçi olmadım ve bu işten iyi dostlar, yara izleri ve kalça çıkığı, birkaç madalya ve memleketim için çok iyi döğüştüğümü bilmenin verdiği manevi tatmin dışında hiçbir şey elde etmedim...” (P. H. Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, İst. 1957)

1918-1922 yılları arasında, Jöntürklük yenilgiyi kabullenmedi ve birbirini tamamlayan iki ayrı koldan tekrar direnişe geçti. İçeride, yani son kale olan Anadolu’da, Mustafa Kemal önderliğinde Milli Mücadele, ve dışarıda, yani Asya’da Enver Paşa ve diğer İttihatçıların önderliğinde Pantürkist ve Panislamist özellikli anti emperyalist mücadele başladı. Mustafa Kemal ve Enver Paşa’nın kişisel çekişmesi ve rekabetini içerse de, bu iki farklı yol aslında birbirini tamamlıyor ve Anadolu’da yeni bir devletin kurulmasının şartlarını hazırlıyordu. Enver Paşa ve İttihatçılar, bir yandan yeni Sovyet rejimiyle diyaloğa girerek hem Sovyetler’in İngiltere’ye karşı Almanya ile ittifak yapması için diplomasi yürütüyor, hem de Anadolu’da süren mücadeleye ve Asya’da başlatılacak Anti-İngiliz ihtilallere Sovyet desteğini sağlamaya çalışıyordu. Sonuçta, M. Kemal’in temsil ettiği, mantık ve realizme dayalı seçenek haklı çıksa da, Enver efsanesinin bütün Asya’da ve İslam Alemi’nde başına bela olacağından korkan İngiltere’nin M. Kemal liderliğindeki Ankara hükümetine ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘razı’ olmasında Enverizm’in varlığının payı büyüktür. Nitekim İngiltere, Sovyetlerle anlaşma yolunu seçerek 1921 Mart ayında anlaşma yapmış, Sovyetlerin Anti-İngiliz hareketlere desteğinin kesilmesini şart koşmuştur. Bu antlaşma, dolaylı olarak yeni Türkiye Hükümeti’ni de kabullenmenin yolunu açmış ve sonuçta İngiltere Yunanlılar’dan desteğini çekerek Ankara Hükümeti’ni tanımıştır.

Sovyetler’in İngilizler’le anlaşması, Enverist seçeneğin kaybettiğini kesinleştirmişti. İngiltere, anlaşma yaptıktan hemen sonra Rusya’ya nota vererek, Afganistan’da İngiltere aleyhine faaliyetlerde bulunan Cemal Paşa’ya Rus desteğinin sona ermesini istemişti. Sovyet liderlerinin ‘nefes almak’ bahanesiyle anti-emperyalist faaliyetlerden vazgeçme politikası hemen etkisini göstermiş ve Enver Paşa’nın faaliyetlerine karşı tedbirler alınmaya başlanmıştı. Yolun bittiğini anlayan ve Ruslardan hıncını almak amacıyla Türkistan’da Basmacı Hareketi’ni Ruslar’a karşı ayaklandırmak için uğraşan Enver Paşa, Pamir Dağları’nda her zamanki cesareti ile adeta intihar saldırısı olarak aktarılan bir çarpışmada şehit düştü. Cemal ve Talat Paşa, Ermeni suikastçiler tarafından katledildiler. Bazı ittihatçı kadrolar, M. Kemal tarafından sürgün edildi. Geri kalanlardan bazıları ise 1926 yılında Atatürk’e suikast olayı bahanesiyle idam edildiler. Böylece jöntürk çizgisi , yenilgisi ve tasfiyesiyle dahi yeni bir cumhuriyetin kuruluşuna hizmet ederek, amacına ulaşmış bir şekilde fiziken tasfiye edilmiş oldu. Kemalist kadrolar, yaşanan travma ve çöküşü ittihatçıların Almanya safında bir oldu bitti ile savaşa girmesine bağlamak suretiyle tasfiyeyi haklı çıkarıyorlardı, ama aslında en ciddi rakiplerinden kurtulmuş oldular. Tarihi bir belge olmamakla birlikte, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra ve tabii isyanın ‘etkisiyle’ Musul’a el koyan İngiltere’nin, bir yan istek olarak son İttihatçıların tasfiyesini de dayatmış olması ihtimal dahilindedir. 1826’da Fransa’nın arzusu yönünde Yeniçeriliğin kanlı tasfiyesi gibi, tam yüz yıl sonra 1926’da İngilizler’in arzusu yönünde ittihatçılık tasfiye edildi. Genç cumhuriyet, milletin varlık ve bekası davasında Osmanlı çınarının köklerinden filizlenen yeni bir damar halinde yoluna koyuldu.

JÖNTÜRKLER NEDEN KAYBETTİ?

Kemalist kadroların ittihatçılara yönelik suçlamalarında haklılık payı elbette vardı. Mustafa Kemal’in Enver Paşa çizgisine yönelik maceracılık nitelemesi, sonuçta doğrulandı. Ancak Almanya’nın Ostpolitik’inin peşine takılmak kendi başına bir hata olarak kabul edilse de eksik kalmaktadır.

Bu hatayı da doğuran ve aslında başından beri bütün Jöntürk çizgisine egemen olan bir zaaf, bizce İttihatçılığın temel hatasıydı: Jöntürkler, İngiliz emperyalizmini ve ekonomi-politiğini kavrayamamışlardı ve bu nedenle gücünü de küçümsemişlerdi. Bütün batı seyahatlerinde, doğunun geri kalmasını kötü yönetimlerde, batının ilerlemesini yeni politik araçlarda gören fikri sabitelerini pekiştirecek malzemelerle donandılar. Belki de padişah ve devletle olan o bize özgü ilişki tarzının etkisiyle, sadece devleti ve doğru ya da yanlış politikaları eksen alıyorlardı. Oysa İngiltere, daha doğrusu asıl adıyla Britanya, Portekiz ve Hollanda Emperyalizmi’nin devamı ama yeni ve daha orijinal bir örneği olarak ekonomi-politik bir güçtü. Doğulu zihnin askeri-dini temelli güç algılamasının sınırlarını aşan ve mutlaka yeni olguları ifade eden kavramlar ve araçlar yoluyla anlaşılması mümkün olan bu gerçeğin, Jöntürkler tarafından ıskalanması, sadece Britanya politikalarının değil, içerde sürdürülen reform taleplerinin de eksikli ve paradoksal olmasının, dolayısıyla başarısızlığın temel nedeniydi. Salt iktidar hedefi ve yine iktidarın askeri tarzda kullanımıyla büyük güçlere direnme yönteminin yenilgiyle sonuçlanacağını kestirmek, o gün ve Jöntürk psikolojisiyle kavranması imkansız bir şeydi. Öyle ki, 1900’lü yılların başında petrolün sanayi hammaddesi olarak kullanılacağının anlaşılması üzerine, Hind yolunun güvenliği politikasını terkedip, Ortadoğu’nun ele geçirilmesi politikasına yönelen İngiltere’ye karşı, hem devletin hem de Jöntürklerin eski algılama ve anlayışlarını değiştirmemelerinde de, bu imkansız olan neden yatıyordu; Devlet’te, Jöntürkler de Fransız Devrimi’ne kilitlenmiş ve Sanayi Devrimi’ni ıskalamışlardı. Göremedikleri şuydu; çöken Osmanlı İmparatorluğu değil, tarıma dayalı askeri düzenlerin tümüydü.

Jöntürkler’in ve devletin savaştığı düşman, esasta bilinçaltlarında yaşayan geçmişin Haçlı-Moskof karışımı bir heyülaydı. Gerçekte ise karşılarında, hammadde, pazar, burjuvazi, ucuz işgücü, kentleşme, bilimsel ve teknolojik ilerleme, paylaşım, sermaye birikimi gibi kavram ve olgular üzerinden anlaşılması mümkün yeni bir sürecin yarattığı somut bir düşman vardı.

Sovyet Devrimi’ni gerçekleştiren kadro, sosyalizmin kazandırdığı diyalektik düşünme biçimi ve kapitalist emperyalizm gerçeğini kavradığı için, Jöntürkler’le aynı koşullarda olmalarına rağmen, Rusya’yı yeni bir kabukla yine imparatorluk çapı ve gücünde tutmayı başarabilmişlerdi.

Oysa, İttihatçılar’ın Almanya tercihi dahi, kökleri daha derinde bulunan bir zihni yetersizliğin son örneği olarak salt askeri ittifak amaçlı bir tercihti: Esas düşmanlardan biri olan Rusya ile savaşı kaçınılmaz görüyorlar ve Rusya’nın en yakın düşmanı olan Almanya ile ittifakı stratejik bir tercih olarak seçiyorlardı. Oysa Almanya’nın kendisi dahi, emperyalist paylaşım kavgasına ekonomik politikaların zorunluluğu nedeniyle girmişti. Ve Osmanlı ile ittifakı, askeri değil ekonomik yayılma stratejisinin gereği olarak tercih etmişti.

Jöntürkler’in bütün eylemi ve söylemi, suyu tersine akıtmaya çalışmanın o trajik esintisini daima üzerinde taşıdı. Jöntürk çizgisi, kendinden öncekiyle yani Tanzimat’la çatışmış ve kendinden sonraki, yani Kemalizm tarafından aşılmıştır. Tanzimatçılar, Jöntürkler’i, ‘Osmanlı’yı batıracaklar’ diyerek engellemeye çalışmış, Kemalistler de ‘Osmanlıyı batırdılar’ diye suçlayarak tasfiye etmiştir. Oysa bizatihi Jöntürklük, batışın ve çöküşün karşısında, hanedanlığı ve günü kurtarma peşindeki ‘devlete rağmen’ bir kurtuluş iradesi ve kurtarıcı figürü olarak sahneye çıkmıştı. Bu anlamda, Türk sağcılığı ve İslamcılığının da paylaştığı bu suçlamanın, gerçeği eksik kavrama eğilimini pekiştirmekten başka bir anlamı yoktur. Gerçek, çoğu tıbbiye kökenli Jöntürkler’in ‘ölüyü’ hasta sanarak biteviye tedavisiyle uğraşmalarıdır. Hataları ise, tedavinin yanlış yapılması değil, teşhisin yanlış koyulmasıdır. Ne var ki onların vatanseverlik ve istikbale olan umutları, Osmanlı’nın bittiğini kabullenememe duygusallığı ile birleşerek, sonuna kadar direnme yolunu tek seçenek haline getirmişti.

YENİ BİR ELİT TİPİ: JÖNTÜRK

Jöntürkler Hareketi, tarihimizde olup bitmiş ve anılarla yadedilecek bir olgu değildir. Bütün cumhuriyet dönemine şu veya bu şekilde damga vurmuş ve adeta temel siyasal esas ve usüllerin ekseni olarak yaşayagelmiştir. En önemlisi Osmanlı Tarihi boyunca ilk defa devlet dışı ve millet kaynaklı bir elitin muktedir olmasıdır.

Jöntürk, temelde hanedan ve bağlılarının mutlakiyetine karşı, milletin devletini savunma davasıdır. Şerif Mardin’in tabiriyle, “seçkinlere karşı aşağıdan bakışın radikalizmidir”. Bu bağlamda Jöntürk, J. Habermas’ın kategorileştirmesiyle söylersek, ‘Toplumun devletleşme talep ve arzusu’nun ideolojik ifadesidir. Politik temsilin, sosyal unsurların katılımıyla ve özerk bir tarzda -Anayasa ve meclis talepleri bağlamında- gerçekleşmesi davasıdır. Daha da ötesi, yüzlerce yıldır, Timur Savaşı ve Şah İsmail Olayları’ndan sonra adeta Anadolu’ya küserek kapılarını kapatmış olan Devlet’in politik küresini yeniden millete açma ve Cumhuriyete/Demokrasiye giden yolun bu en köklü engelini kaldırma hareketidir.

Jöntürkler, Osmanlı’nın kutsal düzeninin büyüsünü içerden bozan ve esasta millete ait olan Mülk’ün (devletin) gücünü kullanarak muktedir olan, milli iradenin seçkin öncüleridir. Yasak ve tabuları çiğneyip, artık bir zindana benzeyen düzenin duvarlarından yeni bir dünyaya pencere açmış, ilk gördüklerini de içeriye aktararak değişme ve ilerlemenin ateşini tutuşturmuşlardır. Devlet’in ve Din’in bir hanedana tapulu olmasının ilk sorgulanması ve güç karşısında inatla doğruyu savunmanın zafere giden örneğidir. Jöntürk, bir büyük bunalım döneminde, kollektif vicdanın harekete geçmesi, varlık yokluk sınırında açığa çıkan derin reflekstir.

Jöntürk, bir yönüyle jakobendir. Cahil ve çaresiz halk yığınlarına dayanmak yerine kendi gücüne dayanmak ve eksiğini de dışarıdan (devletten, devlet dışı güç sahiplerinden yada dış devletlerden) ödünç almaktır. Jöntürkler’in bir kadro hareketi olarak örgütlenmesi ve tepeden yönetme/yönlendirme tarzındaki politikaları, gücün bulunduğu yeri doğru tespit ederek en kısa yoldan devşirilmesi amacına matuftur. Güç, hiçbir zaman, özellikle de Osmanlı yıkılırken halkta olmadı. Güç, devletlerin elindeydi ve Jöntürkler, başından sonuna kadar bu doğru adreslerin etrafında dolaştılar. Öyle ki, ittihatçılar’ın yabancılarla ilişkisi dahi tekrar onlara karşı kullanılacak gücün biriktirilmesini amaçlıyordu. Bunu ne kadar sağlayabildikleri tartışılır. Fakat Jöntürkler’in hiç bir kanadının bir yabancı devlete ajanlık yaptıklarını hiçbir tarih yazmamaktadır. Jöntürkler’in himaye ve ittifak anlayışı ve politikası, sui generis, kendine özgü bir karakter taşır. Örneğin Fransa’ya hem politik hem de ideolojik olarak yakın olan en kozmopolit kişiliklerden Ahmet Rıza, 1911’de borçlarını alamadığı için Midilli Gümrüğü’nü işgal eden Fransa’ya karşı, hem de Paris’te çıkardığı Meşveret Gazetesi’nde ilk tepkiyi verir ve boykot kampanyası başlatır. Aynı şekilde, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak kararı ve İtalyanlar’ın Trablusgarb’ı işgali sırasında da halkı sokaklara döken ve boykot kampanyaları düzenleyenler, İttihatçılardır. Bu gibi, İngiliz, Fransız, Alman sefaretleriyle ilişkileri, irtibatları olsa da, son tahlilde Jöntürkler dönemin tek milli gücü idiler. Sonuçta bütün hayatlarını zaten bu güçlere karşı savaşmaya adamışlardı. Bütün iddialarından vazgeçmiş ve diz çökmüş bir ülkeyi ayağa kaldırma davasının çilekeş kuşaklarının aslında tek suçları iradeleri dışında, tarihin akışına ters bir misyonu üstlenmeleri ve sonuçta ‘yenilmeleri’ idi. Üçüncü kuşak Jöntürkler’den ve Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Mehmet Akif’in İstiklal Marşı, bu tür kara propagandaların esastan reddi ve eleştirisidir. Tarih, Jöntürkler’in bu ülke ve millet için verdiği mücadeleyi yazmakta ve onları hakettikleri yerlerinde muhafaza etmektedir.

NEGATİF SELEKSİYON

Soğuk savaşın dayattığı sahte çatışmalar, bir tür negatif seleksiyona yol açarak idealist kuşakların tasfiyesine ve konformist unsurların elitleşmesine kapı açmıştır. Türkiye bu negatif elemenin diyetini siyasetin esnaflaşması, bürokrasinin otokrasiye dönüşmesi, sivil toplum örgütlerinin kariyerizm ve oportinizmin aracı haline gelmesi ile ödemektedir. Resmi ya da sivil kanaat önderleri, karar vericiler veya kamuoyu oluşturucuların büyük çoğunluğu negatif seleksiyon sayesinde köşe tutanlardan, yükselenlerden oluşmaktadır. Türkiye’nin kılcal damarlarında dolaşan bu kirli  kan temizlenmeden sorunların çözümü ya da yeninin ortaya çıkışı sağlanamayacaktır. Hiçbir kutsalı, davası, değer yargısı kalmamış unsurların köşe başlarını işgal ettiği bir ülkede, uluslarası sistemin dayatmalarına karşı devlet ya da millet düzeyinde direnebilecek bir odak yaratmak mümkün değildir. Öte yandan kırılmış ve küstürülmüş kuşakların hesabını soracak, bu yarayı tamir edecek ve en azından gelecek kuşaklar için kör idealizmle alçakça bir realizmden oluşan iki uç yanlışın dışında dengeli ve verimli bir politik bilinç modeli üretecek çabaların gelişmesi sağlanmalıdır.

İşte bunun için, yeni bir dünya kurulmaktayken, yenilmeyen, yeniliği isteyen, millet, vatan, ahlak, adalet ve özgürlük davasını tekrar bu ülkenin ana davası haline getirecek, devlet ve millet içindeki tüm namuslu, haysiyetli insanların, her fikir, etnisite, meşrep ve mezhepten milli unsurların kollektif vicdanını buluşturacak bir yeni Jöntürk rüzgarı gerekiyor. Türkiye ancak böyle bir rüzgarın sahneye çıkaracağı yeni elitleriyle ‘Türkiye olarak kalma’ ve yenilenme sorunlarını aşabilir. 

 

yazikonusu-KAPAK
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©