Make your own free website on Tripod.com

 


DÜŞÜNCE

İBRAHİM KALIN

 
Küreselleşme-Yerellik Ekseninde
İSLAM VE TÜRKİYE
 
 

Küreselleşme mevcut kurumları ve etkileri itibariyle modern bir olgu ve modernitenin pek çok ürünü gibi yayılmacı bir kimliğe sahip. İster çatışma ister uzlaşma noktasından bakalım, bireysel ve kollektif hayatımız üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip olan küreselleşme, Türkiye’nin ve İslâm dünyasının orta ve uzun vadede yapacağı tercihlerde önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Aşağıda kısaca tahlil edeceğimiz küreselleşmenin diyalektik yapısı, bir tarafta yeni güç dengelerinin doğmasına zemin hazırlarken, öte tarafta medeniyet ve kimlik sorunlarını yeni bir çerçevede gündemimize sokuyor. Fakat küreselleşmeye bir ‘dünya düzeni’ kavramı açısından baktığımızda, benzer modellerin ve yapıların Roma’nın Pax Romana ve Osmanlı’nın nizam-i alem kavramlarıyla kaydadeğer benzerlikler arzettiğini görüyoruz. Bu manada İslâm dünyasının ulusal ve bölgesel yapıların ötesinde ‘küresel yapı ve ilişki’ kavramlarına yabancı olmadığını söyleyebiliriz. Dahası İslâm’ın adalet, özgürlük ve ahlâk öğretileriyle bir din ve medeniyet olarak ortaya koyduğu cihanşumulluk mefhumu, yerellik ile evrensellik arasında çatışma değil bir uyum ve tamamlayıcılık ilişkisinin varolabileceği konusunda önemli ipuçları sağlıyor. Bu noktada Türkiye’nin bir yanda küreselleşme ve yerellik, öte yanda İslâm geleneğiyle olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi, bir zorunluluk haline geliyor.

KÜRESELLEŞMENİN DİYALEKTİĞİ VE ÜÇ NETİCESİ

Küreselleşmenin neden diyalektik ve çelişkilerle dolu bir süreç olduğunu görmek için, içinde yaşadığımız donemin kültürel ve siyasi unsurlarına bakmak yeterli. Bir tarafta modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde dünya küçük bir koy haline gelmekte, öte tarafta bu koyun kontrol ve hakimiyeti, Batı Avrupa ülkeleri ve Amerika’nın mülkiyetinde bulunmakta. Yine bir tarafta belli düşünce ve normlar yerel sınırları aşarak evrensel bir kültür dilinin doğmasına yol açmakta, öte tarafta küreselleşmenin getirdiği hegemonik güç dengeleri, kapitalist yayılım ve çevre krizi gibi sorunlar dünyanın bütün toplumlarını doğrudan etkilemekte. Küreselleşmenin diyalektik yapısının bir neticesi olarak  yerel ile evrensel olan arasındaki kategorik ayrım gittikçe flulaşıyor ve ‘melez’ kimliklerin ve kültürel senkretizmlerin şumûl bulmasına neden oluyor. Bu noktada küreselleşmenin üç önemli neticesine işaret edebiliriz. Avrupa-Amerikan kültürünün küreselleşmesi, farklı kültür ve dinlerin birbirine yakınlaşması ve sekülerleşme.

NEO-EMPERYALİZM OLARAK KÜRESELLEŞME

Küreselleşmenin en somut tezahürünün Batı kültürünün evrenselleşmesi olduğunu söylersek abartmış olmayız. Küreselleşme sürecinde Batı medeniyetinin sınırlarını aşarak dünya coğrafyasını istilâ eden urun ve simgelerin, hemen tamamı Avrupa ve hassaten Amerikan kökenlidir. Hatta Amerika’nın bu alandaki hegemonik iktidarının Fransa ve Almanya gibi Avrupa ülkeleri için de ciddi bir tehdit oluşturduğunu ifade etmek gerekir. Bu açıdan bakıldığında, küreselleşmenin tek taraflı bir süreç olduğunu görüyoruz. Bugün küreselleşen emtia ve simgeler arasında göze ilk çarpan şeyler, Endonezya’nın batikleri yahut İran’ın kaşgarisi değil Amerika’nın McDonalds’ı, Madonna’sı, Blue Jean’i ve Hollywood filmleridir. Bu ürün ve simgelerin geleneksel toplumların sosyo-kültürel yapısını nasıl aşındırıp çözdüğünü görmek için, büyük araştırmalar yapmaya gerek yok. Bu manada küreselleşme, 18 ve 19. yüzyıl sömürgeciliğinin yeni bir versiyonudur. Klasik sömürgeciliğin tersine neo-emperyalizm sömürge sürecini ekonomik ve siyasi ilişkiler bağlamında rasyonalize eder ve onlara global bir meşruiyet kazandırır. Fransa’nın 19. yüzyılda Kuzey Afrika’yı askeri araçlarla işgal etmesine mukabil, McDonald’s dünyayı mevcut ‘rasyonel’ ekonomik ilişkiler ağını kullanarak fetheder. Dahası, modernite varlığını yayılmacı politikalara borçlu olduğundan –aksi halde merkez-çevre ilişkilerinin kontrol imkansız hale gelecektir- küreselleşmenin Batı merkezli modernleşme sürecinin son halkasını temsil ettiğini ileri sürebiliriz.

Bu noktada Wallerstein’ın geleneksel toplumlarla modern dönem arasında yaptığı bir mukayeseye dikkat çekmekte fayda var. Wallerstein’a göre modernite öncesi dünya düzeni, siyasi merkezi tek, ekonomik merkezi çoğul bir yapıya dayanıyordu. Yani imparatorluk kültürü bağlamında İstanbul, Isfahan ve Roma gibi siyasi iktidarın yoğunlaştığı bir kaç merkeze mukabil, iktisadi üretim ve etkileşim, pek çok merkeze dağılmış durumda idi. Modern dönemde ise, ulus-devletlerin ve IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların empoze ettiği sistem içerisinde tam tersi bir durum sözkonusu. Buna göre zahirde çok-merkezli görünen siyasi yapıların arkasında aslında tek-merkezli bir dünya iktisadi sistemi var. Bir ülkenin sistem içindeki yeri, bu tek merkezli ekonomik yapıya entegre olup olamamasıyla orantılı olarak değişiyor. Bunun anlamı, sadece dünya sisteminin tek-eksenli bir yapıya doğru yönelmesi değil, aynı zamanda küreselleşmenin bu süreci hızlandıran bir unsur olarak teşvik edilmesidir. Özellikle Amerikan söyleminde küreselleşme, Çin, Hint yahut Orta Asya pazarlarının Amerikan şirketlerine açılmasından öte bir anlama sahip değil. Bu manada küreselleşme, merkezin yani Avrupa ve Amerika’nın, çevreyle yani Batı-dışı dünya ile olan ilişkisini ana parametreleri değiştirmeden yeniden tanzim eden bir söylemdir.

KÜLTÜREL ÇOĞULCULUK VE EVRENSEL DEĞERLERİN KABULÜ OLARAK KÜRESELLEŞME

Küreselleşmenin ikinci önemli neticesi, ulusal ve bölgesel sınırların ötesinde cereyan eden köklü kültürel etkileşim ve dönüşümdür. Modern iletişim araçları sayesinde, insanlar bugün başka dinler ve kültürler hakkında daha fazla bilgiye sahipler. Buna, kültürlerin yakınlaşması olarak da bakabiliriz. Kültürel çoğulculuk, bir arada yaşama, dinler ve medeniyetler arası diyalog gibi kavramlar, artık pratik ve stratejik zorunlulukların ötesinde bir anlam ve işleve sahip. İslâm dünyası açısından baktığımızda, Batı medeniyet havzasında yaşayan müslüman azınlıklar, bu sürecin önemli bir halkasını oluşturuyorlar. İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin temsil ettiği İbrahimi gelenekler arasındaki diyalog ve yakınlaşma, yapısal ve tarihi sorunlara rağmen, bu dinlerin tarihinde kayda değer bir aşamadır. Katolik Kilisesinin İkinci Vatikan Konsülü’nde İslâm’ı ilk defa diyaloga geçilmesi gereken dinler arasında sayması; öte yandan 11 Eylül olaylarını müteakip Amerika’da yaşayan Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında hız kazanan diyalog faaliyetleri, 14 asırlık bir geçmişe sahip olan bu iki dini yeni bir ilişki ve etkileşimin eşiğine getirdi. Dini ve kültürel yakınlaşmanın boyutları bununla da sınırlı değil. Malezya, Endonezya ve Hindistan gibi ülkelerde bu halkaya İbrahimi geleneğin dışındaki Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm ve Taoizm de büyük bir hızla katılmakta ve bu, dinin evrensel kimliğini bir kez daha teyid etmektedir. Bu süreç içerisinde ‘öteki’ kavramı, küreselleşmenin diyalektiğine benzer bir şekilde, bir tarafta tevarüs edilen kültür ve kimlik kodlarını yeniden üretmekte, öte tarafta ‘öteki cehennemdir’ mefhumunun aşılmasına ivme kazandırmaktadır. Zira başka din ve kültürlerin görece gerçekliğini gözlemleyen insanlar, kendi ben-tasavvurlarını daha güçlü fakat daha kuşatıcı ve kucaklayıcı bir şekilde yeniden ifade etmektedirler

Burada İslâm medeniyetinin dini ve kültürel çoğulculuk alanındaki tarihi konumuna kısaca temas etmekte fayda var. Müslüman topluluklar tarihleri boyunca başka din ve kültürlere mensup insanlarla bir arada yaşama konusunda zengin bir tecrübeye sahip oldular. İslâm, dünya tarihi sahnesine çıktığında, Roma, Yunan, Pers, Mezopotamya, Afrika ve Hint (daha sonra Çin ve Uzakdoğu) medeniyetleri başta olmak üzere insanlığın medeniyet tecrübesinin hemen hepsini fikri ve coğrafi olarak kuşatacak bir olgunluğa ulaştı. Dimeşk’te Emevi Sultanı’nın emrinde çalışan ve İslâm aleyhindeki ilk polemiklerin yazarı Yuhanna ed-Dimeşki (St. John the Damascene)’den İslâm idaresi altında yayılan Ortodoks kilisesine, 1492’de İspanya’dan Müslümanlar’la beraber kovulan Avrupa Yahudileri’nin Osmanlı tarafından kabul edilmesinden Hint alt kıtasında Hindular ile Müslümanlar arasında gelişen kültür sentezine kadar pek çok örnek, İslâm medeniyetinin ‘öteki’ni bir düşman, yok edilmesi gereken bir hasım olarak değil, insani varlığımızı zenginleştiren bir muhatap olarak gördüğünü teyid ediyor. İslâm dünyasında 18 ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan Batı-karşıtı dışlayıcı ve reddedici tavır, sömürge döneminin bir sonucu olarak anlaşılmalıdır. Unutmamak gerekir ki sömürge döneminin muazzam boyutlardaki yıkımına ve zulmüne rağmen, müslüman topluluklar Nazizm ve Faşizm gibi ideolojiler üretmediler

Bütün bunlar, küreselleşmeyle ivme kazanan dinler ve kültürler arası yakınlaşma sürecinde, İslâm dünyasının doğal bir muhatap olduğunun önemli göstergeleridir. Dahası küreselleşme sürecinde evrensel kabul gören bağımsızlık, insan hakları, yaşama hakkı, din ve inanç özgürlüğü, adalet, eşit dağılım gibi kavramlar, insanlığın ortak bir hedefe doğru yönelme imkanını teyid eden göstergelerdir. Bir başka ifadeyle bu kavramlar, artık belli bir coğrafyanın yahut kültürün değil, insanlığın ortak değerleri olarak kabul görüyor. Bu noktada muayyen bir din ve kültüre mensup olmak -yani kendi yerelliğimizin farkında olmak-, küreselleşmeyle çatışan değil, onu tamamlayan bir ögedir. İslâm açısından bakıldığında, adalet, özgürlük, mal, can ve din hakkı, dinin asli unsurlarındandır ve bu manada İslâm, bu değerlerin izafi ve kültürel değil, bilakis mutlak ve evrensel olduğunu zaten teyid etmektedir. Küreselleşmeyi İslâm dünyası ve diğer kültürler açısından sorun haline getiren, dinlerin ve farklı medeniyetlerin birbirine yakınlaşması yahut insanlığın üzerinde ittifak ettiği değerlerin şümul bulması değil, küreselleşmeyle gelen sekülerleşme sürecidir ki bu aynı zamanda küreselleşmenin burada değineceğimiz üçüncü neticesini oluşturmaktadır.

KÜRESELLEŞME  VE SEKÜLERLEŞME

Sekülerleşme, felsefi manada dünyanın dünyevileşmesi/profanlaşması, insanların aşkın hakikat ile olan metafizik bağlarını kopartarak dünyalılaşması ve bu çerçevede din kaynaklı geleneklerin çözülmesi sürecini ifade eder. Felsefi bir program olarak sekülerizmin uzun boylu tahlilini bir başka yazıya bırakmamız gerekiyor. Lakin temel kaziyyeleri itibariyle seküler evren tasavvurunun sadece İslâm’la değil, her otantik din ile çatışma içerisinde olduğunu görmek zor değil. Hakikati ve insanın nihai kurtuluşunu birey ve tarih üstü bir gerçekliğe bağlayan din ile, gerçekliği Aydınlanma’nın otonom bireyine ve onun kainat kurgusuna indirgeyen seküler düşünce arasındaki gerilim, modern dünyanın önemli verilerinden biridir. İslâmi bir çerçeve içerisinde düşünüldüğünde, ‘dünyayı sahiplenmek’, yani onu mamur hale getirmek ve adaleti tesis etmek ile insanın nihai kurutuluşu arasında zorunlu bir çelişkinin olmadığı ileri sürülebilir. Bu ihtiyat kaydı özünde doğru olmakla beraber, sekülerizm projesi, farklı ön-kabuller üzerine kuruludur ve bu son tahlilde asli farkların ortaya çıkmasına yol açar. Bir başka ifadeyle dünyayı kendi içinde kapalı ve kendine atıfta bulunan (self-referential) bir yapı olarak kurgulayıp imar etmek ile, onu daha büyük bir planın parçası olarak görüp imar etmek arasındaki farkı, hümanist ahlak öğretileriyle aşmak mümkün değil.

Küreselleşme süreciyle beraber, seküler ve hümanist bir kültürün giderek güç kazandığını ve bunun dinin varlık alanını her geçen gün biraz daha daralttığını görüyoruz. Küreselleşme ile gelen dünyevileşme, eğlence kültürü, ahlaki yozlaşma ve Batı-Amerikan kültürünün normalizasyonu ve hızlı yayılımı, sadece kültürel değil, din-kökenli otantik geleneklerin de zayıflamasına ve yerellikten yoksun idrak ve davranış biçimlerinin doğmasına yol açıyor. Sekülerize edici etkilerini gözönüne aldığımızda, küreselleşme özellikle Türkiye gibi ülkelerde tarihe ve topluma karşı yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor ki bunun kendi başına bir çelişki olduğunu görmek zor değil.

KÜRESELLEŞME:  TEHDİT YA DA FIRSAT

Türkiye’nin bağlı bulunduğu İslâm geleneği ve varisi olduğu Osmanlı coğrafyası ve tecrübesi, ona küreselleşme sürecinin önemli aktörlerinden biri haline gelme imkanı sunuyor. İslâm’ın hak, adalet ve özgürlükler alanındaki temel öğretileri, dün olduğu gibi Bugün de muayyen etnik, coğrafi ve kültürel kalıpların ötesinde bir uygulanım alanına sahip. İslâm hukukçularının geliştirdiği evrensel ilkeler (külliyat) ve dinin nihai gayesi (makasid) kavramları, temel ve hak özgürlükler bağlamında bireysel ve kollektif hayatın tanzimini hedefler. Ayrıca insan zihninin hurafelerden arındırılması, metafizik ve ahlaki bir merkeze bağlanması, bilinçli bireylerin ve erdemli bir toplumun inşası, adalet ve doğruluğun izafi değil mutlak bir değer olarak kabul edilmesi, burada zikredilmesi gereken diğer evrensel ilkelerdir. Buna İslâm medeniyetinin farklı din ve kültürlerle olan uzun tarihi tecrübesini de ekleyebiliriz. Nitekim Osmanlı’nın bir ideal olarak vazettiği ‘nizam-ı alem’ vizyonu, modernite öncesi ‘dünya düzeni’ kavramının önemli bir örneğidir. Belli bir coğrafya ve kültür ile sınırlı kalmadan, bütün insanlığın üzerinde ittifak ettiği değer ve ilkelerin siyasi ve stratejik alana taşınmasını ifade eden dünya düzeni mefhumu, küreselleşme ile beraber daha akışkan ve şeffaf bir nitelik kazandı. Bu manada İslâm-Osmanlı geleneğinin bir dünya düzeni kavramına yabancı olmadığını, bilakis modernite öncesi dönemde bu sürecin önemli bir parçası olduğunu söyleyebiliriz.

Yukarıda kısaca değindiğimiz diyalektik yapısını nazar-ı itibara aldığımızda, küreselleşmenin bir tehdit mi yoksa fırsat mı olduğuna, İslâm dünyası ve Türkiye kendi dini ve tarihi dinamiklerini yeniden gözden geçirerek karar verecek. Küreselleşmeyi, tek yönlü bir Batılılaşma bileti olarak gören, çarpık modernleşme idrakini kendi dinine, tarihine ve coğrafyasına küserek meşrulaştırmaya ve aşmaya çalışan bir Türkiye’nin bu uzun soluklu mücadeleden başarılı çıkmasını beklemek aşırı iyimserlik, hatta naiflik olur. Tarihin bu heyecan verici noktasında Türkiye’nin bir ‘kendini bil, ötekini tanı!’ düsturuna ihtiyaç duyduğu aşikar olsa gerek. 

 

yazikonusu-KAPAK
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©