ANALİZ
REHA ÇAMUROĞLU
 

İKTİDAR VE SOL

 
Solun içinde hızla güçlenen savaşçı mitolojisi, belki de sol için tarihin en sakınılır kavramı olması gereken bir kavramı, “semavî” bir kahramana dönüştürür. Benim için geçerli bir Sol tahayyülün belki de ilk hedefi, bu “belalı tip”ten, bu “sert erkek”ten, bu “avcı-savaşçı” pathos’undan kurtulmak olmalıdır. 

Modern çağ öncesi ve sonrası solun, bir dizi iktidar deneyimleri olmuştur. Çeşitli coğrafyalar ve çeşitli kültürler içinde pek çok “sol” iktidar deneyimi gözlemlemek mümkündür.

Ben burada kendimi modern çağ ile sınırlayacağım.

Modern solun iktidarla buluştuğu ilk tarihsel nokta, Fransız Devrimi ve onu iktidarla buluşturan ilk hareket, Jakoben hareketidir. “Devrimle Gelen” bu iktidar, sonraki sol deneyimlerde adeta “devrimci sol”un iktidar prototipini oluştururken, “iktidar sahibi solcu” tipinin de ruhunu vermiştir.

Robespierre ve Saint Just ile başlayan, devrimci iktidarın sahibi olan solcu tipi, günümüze kadar uzanan uzun bir zincir oluşturmaktadır. Bu zincire Lenin, Troçki, Stalin, Dzerjinski, Dimitrov, Mao, Kim il Sung, Ho Chi Minch, Fidel Castro, Che Guevara gibi pek çok değişik halka eklemek mümkündür.

Bir de devrimle gelmeyen solcu iktidar sahipleri vardır. Hemen akla gelen birkaçı, Salvador Allende, Olof Palme, Felipe Gonzales, François Mitterand ve diğerleridir.

İlk bakışta, koşulları açısından, devrimle gelenler, avantajlı görünürler. Sol, daha önce olmayan yeni bir toplumsal düzen getireceğine göre, önüne çıkacak engelleri çığ gibi süpürecek devrim dalgası, ortaya ya beyaz, ya da beyaza yakın bir tuval çıkaracak ve yeni resim de buraya yapılacaktır.

Eskilerin dediği gibi, “Muhayyel olan mükemmeldir.” İşte bu “mükemmel hayaller”, neredeyse boş bir alan bulmuşlardır ve buraya inşa edilmeleri gerekmektedir. Bir sanatçı ve bir entelektüel için inanılmaz bir olanak! Böyle bir olanak, bütün solcuları heyecanlandırmıştır. Jakoben iktidarı kısa sürmüş, bu olanağı sonuna kadar kullanma fırsatı, solcuların karşısına bir daha ancak 1917’de çıkmıştır.

Bu nedenle Bolşevik olmayan bir kısım Rus solcusu dışında, hemen tüm dünya solcuları Bolşevik Partisi’nin 1917 Kasım’ında Rusya’da militan bir darbeyle iktidarı ele geçirmesini çılgınca alkışlamışlardır. Bu iktidar, dünya solunda – Rus solu hariç– o kadar büyük bir konsensus yaratmıştır ki, o güne kadar iktidarı kategorik olarak eleştiren bir dizi anarşist grup dahi Bolşeviklerin varlığında yeni bir dünyayı görür gibi olmuşlardır.

Lenin, “Kan ve ateşle” gelen bir Mesih, Troçki’nin “Kızıl Ordu”su cennetten dünyaya inmiş bir melekler ordusudur. Söz konusu olan “son bir savaştır”; Armageddon. Bu savaş ne pahasına olursa olsun kazanılmalıdır, çünkü ondan sonra artık savaşlar, yoksulluk ve her türü ile kölelik ortadan kalkacaktır.

O günlerin atmosferinde, pek az solcu bu genel destek ve coşku havasının dışında kalabilmiş ve yine pek azı Rusya’da gerçekten ne olup bittiğine ilgi duymuştur. Oysa Felix Dzerjinski çoktan çalışmaya başlamıştır bile.

Sol kamouyu ve militanlar şöyle düşünmektedir; solun makus tarihi sona ermiş, “uygulanması için bir fırsat bulunacak olsa, her sorunu çözecek düşler” uygulama alanı bulmuştur. Sol “loser” (Müzmin kaybeden) olmaktan çıkmış, kazanabileceğini göstermiştir. “Acemi sol el” kılıcı kabzasından sağlamca tutup, Gordiyon düğümünü bir vuruşta kesmiştir. “Kazanan solcu kahraman” tipi, alışılmış solcu tipini bir kenara iterek yepyeni bir görüntüyle ortaya çıkar. Yeni bir mitoloji yaratılmaktadır. Daha düne kadar takım elbiseli kravatlı gözlüklü bir entelektüel tipi olan Troçki, üzerinde üniforması, başında togası, belinde kılıcıyla birlikleri teftiş ederken görüntülenir. Ortada henüz İsrail Devleti de yoktur ve bu görüntü aynı zamanda tarihin ilk yahudi generaline işaret etmektedir. Bu görüntüler afişlere dönüşür, afişler önce dünya solunun ofislerini, sonra dünya sokaklarını süslemeye başlar. “Kızıl Süvariler”, bu apansız geliveren iyilik ordusunun pegasusları*, dünya solcularının düşlerine girer. O günlerin solcusu, adeta “solcu asker doğar” gibisinden bir havaya bürünmüştür.

“Kötülükle savaşma ve tuvali beyazlatma yüksek ruhanî konseyi”nin afişlerden uzak duran büyük baş meleği Dzerjinski’nin bile çekilmiş bazı karelerini görmek mümkündür. Bir sürü adam ve silah arasında çamurlar içinde devrimin yolunu temizlerken görülür.

Kaybeden dervişlerin, “Kazanan Safevi atlıları”na dönüşümü gibi bir şeydir bu. Silahlar, kılıçlar, atlar, zırhlı araçlar solun hizmetindedir artık. Trenlerin bile “kızıl”ı vardır. Solun içinde hızla güçlenen bu savaşçı mitolojisi, belki de Sol için tarihin en sakınılır kavramı olması gereken bir kavramı, “semavî” bir kahramana dönüştürür. Öyle ki günümüzde bu eğilimin uzantıları, bırakalım “sub-commandante”leri, “Yeşil Doğa Savaşçıları” “Hayvan Hakları Savaşçıları” gibi absürd örnekler verebilmektedir. Oysa benim için geçerli bir sol tahayyülün belki de ilk hedefi, bu “belalı tip”ten, bu “sert erkek”ten, bu “avcı-savaşçı” pathos’undan kurtulmak olmalıdır.

Ama iktidar solu büyülemiştir bir kere. Sağ ise iktidarda olduğu dünyanın geri kalanında, pısmış kalmış, ideolojik ve kültürel sahalarda solun karşısına çıkamaz olmuştur. Tek düşünebildiği, bu gelişen “heyula”nın gelişim alanlarını nasıl sınırlayabileceği, kendisini, pek zor günlerin beklediği yakın geleceğe nasıl hazırlayabileceğidir.

İktidar büyüsünden ilk sıyrılanlar ise, solcu entelektüeller ve Bolşevik olmayan sol hareketlerin lider kadroları olmuştur. Bunlar, iyice ümitsiz durumdadır. “Cennet”ten birbiri ardına katliam haberleri gelmekte, ellerindeki kısıtlı olanaklarla bunları duyurmaya ve protesto etmeye çalışmakta, bunu yaparken sağ ile ittifak kurmamaya, solcu kalmaya uğraşmakta ve bu arada da kendilerini “komünistlerden” kurtarmaya çabalamaktadırlar. Ve “devrim”, Rusya’da kısa sürede, tüm Çarlık yönetimlerinin öldürmeyi başardığı solcudan daha fazlasını öldürmeyi başarmaktadır.

“Yeni toplum” beyaz üzerine değil, “kırmızı” üzerine kurulacaktır artık. Bu, bayrağın değil, kanın kırmızısıdır. Katliama dönüşen kolektifleştirmelerden, “bu olmadı şunu deneyelim” derken, ölüme terkedilen ya da öldürülen, binlerce insandan bahsetmek istemiyorum. Meraklısı, bugün bu sürecin kaynaklarına rahatlıkla ulaşabilir ve merakını giderebilir. Ama “devrimle gelen” hiçbir sol iktidar, şu en basit insanlık hesabını verememiştir, “insanın kişiliği, güç sahibi olduğunda ortaya çıkar.”

Devrimle gelmeyen sol iktidarlar ise genellikle “kurtuluş” değil, “daha iyi”, daha eşitlikçi ve daha demokratik bir toplum gibi, nisbeten mütevazi hedefler öngörmüştür. Bunlar, solun olması gereken sivil tutumunun dışına çıkmamışlar ama, güçlerini, “genel seçim” gibi bir mekanizmadan ve arkaplanda onu oluşturan “image-making”ten aldıkları için güçleri sınırlı kalmış, genellikle de yerlerini bir ya da birkaç seçim sonra sağcı alternatiflerine bırakarak ve yine genellikle, ağızda fena olmayan bir tad bırakarak iktidardan ayrılmışlardır. Salvador Allende’nin trajik ve namuslu sonu dışında.

Bir üçüncü sol tavır daha vardır. İktidara mesafeli duran, iktidarı ele geçirmeyi hedeflemeyen bir sol tavır. Burada anarşistlerden söz etmiyorum. 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyılın hemen başının anarşistlerinin ancak bir kısmı, bu, iktidarla sınanma sürecinden, geçer not almışlardır. Proudhon ve Kropohtin bunlardan akla gelen ilk isimlerdir. Ama ben burada esas olarak, başka bir örnekten söz etmek istiyorum. Kendisini solcu olarak tanımlamamış, ama, belki de 21. Yüzyıl solcuları için en büyük ilham kaynağı olabilecek bir figürden, Mahatma Gandhi’den.

Yirminci yüzyıl tarihini en çok etkileyen kişilerden biri olan Gandhi, sömürge bir ülkeden yeni bir toplum yaratmayı başarmış bir hareketin çekici gücü ve ilham kaynağıdır. Gücünü bir devrim ya da bir ordudan almamıştır. Gücünü yine binbir manipülasyona açık bir genel seçim sonucu, “sayılan geçerli oylardan” da almamıştır. Ama seçimle ya da devrimle iktidara gelen hiçbir lider, yukarıda sözünü ettiğimiz insanlık sınavında, Gandhi’yle not ölçüştürmeye kalkamaz. Gandhi, siyaseti pratikte yeniden tanımlamıştır. “Hareket halinde” bir doğrudan demokrasi oluşturmuş, “kamuoyu yoklamalarını” yürürken yapmıştır. Bu, onun birinci önemli özelliğidir.

Bunun kadar önemli ve yine daha önce saydığımız isimlerin hiçbirinde bulunmayan bir başka şey vardır onda. O, toplumsal bir dönüşümün kişisel bir dönüşümle birlikte olabileceğini, kişisel bir dönüşümün ise ancak kişinin kaçınılmaz varoluşsal sorularını ve bu sorulara getirilen cevap önerilerini de içerirse olanaklı olabileceğini görmüştü. Modern çağ öncesi “sol” hareketlerinin hemen hepsinin gördüğü bu durumu, modern çağda önce o gördü.

O sadece toplumsal değil, ama aynı zamanda metafizik bir dönüşümle de ilgilendi.

Dünya “kamuoyu” – ki bu o dönemde ancak “Batı”daki ülkelerde vardı – sağcısı ve solcusu ile onda hemen hemen aynı şeyi gördüler. “Üşütük bir yalancı peygamber.” “Başı kabak yalınayak” bir derviş – keşiş – bapu. Çünkü aslında sağcı ile solcu, modern zamanlarda aynı metafiziği paylaşıyorlardı. Her ikisi de aynı metafizik devrimin birer parçasıydılar.

“Gerçekte, belli bir dönemde toplum bireylerinin benimsediği en yaygın dünya görüşü, o toplumun ekonomisini, politikasını ve törelerini de belirler.

Metafizik değişimler, yani büyük çoğunluğun benimsediği dünya görüşündeki kökten ve toptan dönüşümler, insanlık tarihinde ender görülür. Bu duruma bir örnek olarak, hıristiyanlığın ortaya çıkışı anılabilir.

Metafizik bir değişim, en uç noktalarına değin, hiçbir direnmeyle karşılaşmadan gelişir. Ekonomik ve politik sistemleri, estetik yargıları, toplumsal hiyerarşileri hiç önemsemeden silip süpürür. Bu değişimin akışını, yeni bir metafizik değişimin ortaya çıkmasından başka hiçbir insan gücü durduramaz. Metafizik değişimlerin ille de, zaten çöküş içindeki zayıf düşmüş toplumlara musallat olduğu söylenemez. Hıristiyanlık ortaya çıktığında Roma imparatorluğu gücünün doruğundaydı. Çok iyi örgütlenmiş, o günlerin dünyasını egemenliği altına almıştı. Teknik ve askeri gücünün üstüne yoktu… Çağdaş bilim ortaya çıktığında da, Ortaçağ Hıristiyanlığı insanı ve evreni açıklayacak bir dizge durumundaydı… Bunların hiçbiri yıkılmasını önleyemedi.”

[“Temel Parçacıklar” Michel Houellebecq Doğan Kitapçılık İst. 2000 II. Baskı s. 8)

İşte modern sağcı ve solcunun paylaştığı ortak metafizik, bu, “çağdaş bilim”, metafiziğiydi. Metafizik tehdide karşı ortak tavır aldılar. Gandhi kadar önemli olup, kendi çağında, ülkesi dışında bu kadar yalnız kalmış biri daha yoktur.

O kendisini bir sembole dönüştürmüştü ve “sembolik yapılarla” buradan aldığı güçle oynuyordu. “Kapitalist toplum, şüphesiz tek bir toplumsal oluşum ya da bir oluşumlar salkımıdır. Ve onun tekliği, yine Sahlins’e başvurursak, “ekonomik sistemin sembolik belirlemeden kurtulması olgusundan değil, fakat ekonomik sembolizmin yapısal belirleyiciliğinden” oluşur “C. John Clark, The Anarchist Moment s. 242 Black Rose Books Montreal 1984)

Gandhi’nin bu durumu kavradığına en önemli örnek meşhur “Tuz Boykotu”dur.

Bu kavrayış, onun yarattığı toplumsal hareketi, modern solun hemen her örneğinde olduğu gibi, kişiyi metafizik sorularıyla başbaşa bırakma tavrından uzaklaştırdı. Bir derin toplumsal dönüşüm, örneğin, ekonomideki “gereksinim” ya da “insanların sonsuz ihtiyaçları” kavramlarının çevresinde dönemez. Bir toplumsal dönüşüm, bu kavramların yarattığı sorulara farklı cevaplar veren sol ve sağın yapabileceği bir iş değildir. Burada sembolik yapıyı dağıtacak soru “İhtiyaç nedir?” sorusu ya da cevap, “Benim sonsuz ihtiyacım yok ki” cevabı olacaktır. Gandhi bunu çok iyi görmüştü. Ama yalnızdı. En azından ülkesi dışında.

Yeni sol ve dolayısıyla yeni bir sağ ancak yeni bir metafizikle mümkün olacaktır.

Herkesin zincirlerinden başka kaybedeceği çok şeyi var. Önce hayatı, sonra bu hayatın taşıdığı muazzam yaratıcı potansiyel ve sonra da bu yaratıcılığın ortaya çıkmasını engelleyen yapılara karşı direnme gücü. Bu güç, ancak kişinin kendi içine bakma riskini üstlenmesiyle ortaya çıkarılabilir, bu da, metafizik pratikten başka bir şey değildir.

“Kaybedecek zincirlerinden başka bir şeyi olmayan” bir özne karşısında söylenebilecek tek şey vardır; “Hiçlikten ancak hiçlik doğar.” 

* Yunan mitolojisinde kanatlı at Geri

yazikonusu-GÜNDEM ANALİZ
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©