Make your own free website on Tripod.com

 


JEOPOLİTİK
İbrahim Kalın
 

11 Eylül Sonrası ve Amerika'nın Tarih Sınavı

 
Tarihindeki en büyük terör eylemi karşısında ‘masumiyetini yitirmiş’ bir milletin kültürel yapısı, stratejik konumu ve nihayet medeniyet vizyonu alanlarında yeni tercihlere yöneldiğini görüyoruz. Amerikan toplumununkutsal kabul ettiği değerleri askıya alarak verdiği butepkiler, Amerikan gerçeğinin kırılgan yapısını ortaya koyuyor.

11 Eylül saldırılarının üzerinden yaklaşık 8 ay geçti. İlk günlerin heyecan ve kaosunun ardından tebellür eden tablo, Amerika’nın bundan sonra yöneleceği stratejik, jeo-kültürel ve medeniyetsel istikamet hakkında önemli ipuçları içeriyor. Amerika’nın askeri, ekonomik ve diplomatik kaynaklarını mobilize ederek vücuda getirdiği 11 Eylül sonrası dünyada, saldırının baş mümessili olarak görülen İslam dünyasının önemli bir imtihan sürecinden geçeceği hem batılı hem de Müslüman düşünürler tarafından defaetle dile getirildi. Vahhabilik ve Selefilik gibi din anlayışından azınlıkların statüsüne modernleşmeye kadar pek çok alanda, İslam dünyasının yeni bir teffekkür ve iç-muhasebe dönemine girdiği ve  bu süreç içerisinde İslam-batı ilişkilerinin farklı bir mecraya yöneleceği ifade edildi. Bu tespitlerde doğruluk payı olmakla beraber, Amerika’nın kendisinin de 11 Eylül sonrası dünyada ciddi bir sınavdan geçtiğini göz ardı edemeyiz. Amerikan yönetiminin ve toplumunun 11 Eylül olaylarına verdiği tepki ve refleksler, Amerikan gerçeğinin psikolojik, stratejik ve kültürel dokusuna ve bundan sonra alması muhtemel şekillere önemli bir ışık tutuyor. Bu yeni durum, sadece Amerikan dış politikasını ve uluslararası camiadaki konumunu değil, bizzat Amerika’nın kendi iç gerçeklerini ve modern çağın Roma’sı yahut Osmanlı’sı olma iddiasını da dönüştürme potansiyeline sahip.

Amerika’da 11 Eylül’e verilen ilk tepki doğal olarak öfke ve intikam hisleri idi. Bir aydan az bir süre içerisinde yüzlerce nefret suçu (tehdit telefonları, küfretmeler, hakaretler), Vandalism olayları (İslami ve Ortadoğu görünümlü yerlere, camilere, binalara saldırılar), fiziki saldırılar, dövmeler ve nihayet 7 cinayet, resmi makamlar tarafından teyid edildi. Bush yönetiminin Haçlı Seferleri’ni model alan ‘fetihçi’ söylemi, medya kuruluşları tarafından ülkenin dört bir tarafına taşındı. Suçluların Müslüman Araplar olduğu kabul edilerek, İslam-batı çatışması, medeniyetler çatışması, modern/medeni dünya ile köktendincilik arasındaki savaş, bizden olanlar/bize karşı olanlar gibi militarist ve radikal söylemler üzerine kurulu yeni politika arayışlarına girildi. Amerika’nın beyaz ve Protestan ("wasp") kimliğinin, plüralizm ve demografik çeşitlilik adına tehlikeye atıldığını söyleyen muhafazakar sağ kanat (ve onun Pat Robertson ve Patrick Buchanan gibi sözcüleri), ‘Amerika’nın ruhu’nu kesif ve ihya etmek için –Başkan Bush’un Protestan ve ‘Güneyli’ kimliğini de hesaba katarak-- bir dizi tedbirler önerdiler. Başsavcı John Ashcroft’in önderliğinde, ‘Ortadoğu kökenli’ ve 20-50 yaşları arasındaki yaklaşık 5000 kişi, sorgulandı; bunların 1200 kadarı tutuklandı; 300 kadarı da hala tutuklu olarak bulunuyor. 11 Eylül öncesinde ırkçılık ile eşdeğerli görülen etnik kimliğe dayalı fişleme uygulaması (racial profiling), ülke güvenliği gerekçe gösterilerek yeniden başlatıldı. Yeni göçmen kanunları çıkartılarak, Amerika’ya yabancıların giriş çıkışları, öğrencilerin okuması, çalışanların kontrolü, sonradan vatandaş olanların geçmiş dosyaları yeni yönetmeliklere bağlandı.

ABD KENDİNİ YENİDEN TANIMLIYOR

Bu tabloya baktığımızda, tarihindeki en büyük terör eylemi karşısında ‘masumiyetini yitirmiş’ bir milletin kültürel yapısı, stratejik konumu ve nihayet medeniyet vizyonu alanlarında yeni tercihlere yöneldiğini görüyoruz. Amerikan toplumunun kutsal kabul ettiği değerleri askıya alarak verdiği bu tepkiler, Amerikan gerçeğinin kırılgan yapısını ortaya koyuyor. Dahası bu dönemde ortaya çıkan psikolojik travma hali ve bunun yol açtığı militarist söylemler, Amerika’nın yeni küresel düzenin yegane motor gücü olduğu fikrini de oldukça zayıflatmış durumda. Zira küresel bir düzenin öncülüğünü yapan bir ülkenin ve iktidar mekanizmasının gücü, refah ve istikrar dönemlerinde değil, kriz anlarında verdiği tepkilerle ölçülebilir. Amerika’nın, demokrasi ve özgürlükler alanındaki temel normlarını paranteze alarak çatışma ve kutuplaşmaya dayalı yeni bir istikamet arayışına girmesi, daha derinlerdeki bir krizin tezahürüdür. Kültür ve medeniyet vizyonunu, yalnız stratejik önceliklerine yahut zorunluluklara göre şekillendiren bir toplumun –hele Amerika’nın – başarılı olma şansı oldukça az. Zira bir göçmenler ülkesi olarak kurulan Amerika, çok kültürlü ve çok uluslu yapısını muhafaza etmek zorunda. Ve bunu sadece sosyo-kültürel dokusunu korumak için değil, küresel düzendeki kapital ve değer akışını kontrol edebilmek için de yapmak zorunda.

80’li yıllardan bu yana gündemde bulunan Amerikan modelinin yeniden tanımlanması çabasına burada kısaca işaret etmekte fayda var. Amerika’nın kültürel ve siyasi entegrasyon projesi, 80’li yıllara kadar ‘erime potası’ (melting pot) olarak kurgulanmakta idi. Farklı din ve kültür coğrafyalarından gelen toplulukların, süreç içerisinde Amerikan sistemine eklemleneceği ve böylece doğal bir Amerikan üst kimliğinin ortaya çıkacağı varsayılıyordu. Bu yaklaşım bugün büyük ölçüde terkedilmiş durumda. Zira Hıristiyan (Protestan, Katolik ve Ortodoks), Yahudi, Müslüman, Hindu, Sih, Budist topluluklar, Amerikan modelinde kendi kimliklerini muhafaza ederek ve asimile olmadan yer almak istiyorlar. Bir başka ifadeyle asimile olmadan entegre olma çabası, Amerika’nın etnik ve kültürel yapısına hakim durumda ve ‘Amerikan rüyası’ denen model de gücünü buradan alıyor. Bu durumu New York, Washington, Chicago, Michigan, Los Angeles, San Fransisco gibi büyük metropollerde net olarak görüyoruz. Bu yüzden erime potası modelinin yerini bugün ‘salata masası’ (salad bar) almış durumda. Yani farklı din ve etnik yapıya mensup grupları ‘eritip’ yeni bir suni kimlik üretmek yerine, herkesin kendisi olarak durduğu fakat bir arada yasama idealine inanmış bir yapının inşa edilmesi, artık daha rasyonel bir model olarak görülüyor. Bu yaklaşım biçimi içerisinde gettolaşma tehlikesini barındırmakla beraber, kültürel ve medeniyetsel bilincin tayin edici gücünü göstermesi açısından kayda değer bir bakış açısı. Bu noktada Amerika’nın küresel terörizmle mücadele adına, Amerikan mozayiğinin önemli bir kısmını oluşturan Müslüman toplukları sistem dışına itmesi, Amerikan modeline vurulmuş büyük bir darbedir. Zira böylesi bir politika ve vizyon değişikliği, sadece Müslüman topluklarla sınırlı kalmayacak, diğer etnik ve dini grupların/azınlıkların kültürel ve coğrafi manada bir güvensizlik ortamına itilmesine yol açacaktır.

Amerika’nın kendi iç kültürel dinamiklerini yeniden tanımlamaya yönelik girişimleri, muhafazakar çevrelerde ‘Beyaz Amerika’ya bir dönüş olarak tasavvur ediliyor. 11 Eylül’den çok önce, Amerika’nın beyaz kimliğinin Latin Amerika kökenli Hispanik ve zenciler nedeniyle gittikçe silikleştiği zaten dile getiriliyordu. Şu andaki nüfus hareketi esas alındığında, 2050 yılında Amerika’da Hispaniklerin birinci, beyazların ise ikinci etnik grup olacağı tahmin ediliyor. ‘11 Eylül’ün akabinde İsrail’e destek vermek için gündeme gelen Protestan-Yahudi ittifakı, bu ‘Beyaz Amerika’ özleminin ilginç bir tezahürü. Protestan Amerikalılar arasında hızla yayılan "dispensationalism" inancına göre, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci gelişi ancak Filistin toprakları üzerinde bağımsız bir İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra mümkün olacak. Kökleri 19. yüzyıla giden bu teolojik yoruma göre, Yahudi Devleti’nin –yani İsrail’in—yaptığı her şey, İsa’nın gelişini hazırlayan ilahi planın bir parçası olarak görülüyor ve bu yüzden ‘İsrail hata yapmaz’ görüşü, siyasi ve medyatik mülahazaların ötesinde, dini bir temele dayanıyor. Bu gelişmenin en ilginç tarafı, hem Pat Robertson gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı Protestan grupların, hem de Amerikalı Yahudi cemaatinin tasavvur ettiği ideal Amerika’nın baskın renginin beyaz olması. Buna mukabil, Protestan-Yahudi ittifakının dışarıda bıraktığı çoğunluk, Amerika’nın çok uluslu ve dinli yapısını temsil ediyor: Katolikler (Amerikalılar, İtalyanlar, Hispanikler, Zenciler), Ortodoks Hıristiyanlar, Müslümanlar (Arap ve Hint-alt kıtası ağırlıklı olmak üzere bütün İslam ülkelerinden gelen insanlar), Asyalılar ve geriye kalan nüfus birimleri. Bu iki grubun, aynı zamanda Amerika’nın yapacağı sosyo-kültürel tercihleri temsil ettiğini görmek zor değil. Amerika’nın vermekte olduğu sınavın ilk aşamasının bu olduğunu söyleyebiliriz.

Amerika yönetiminin 11 Eylül sonrasında diplomatik performansına baktığımızda, benzer bir küçülme ve gerileme sürecinin yaşandığını görüyoruz. 11 Eylül’den sonra Amerika öncülüğünde başlatılan terörizmle mücadele kampanyası global bir niteliğe sahipti. Psikolojik ve moral destek bağlamında, bütün dünya haklı olarak Amerika’nın arkasında yer aldı ve Almaya devam ediyor. Fakat Afganistan’da başlayan operasyonun fiili tahakkukunu ve devamını içeren stratejik düzeye gelindiğinde, Amerika’nın yanında sadece İngiltere’nin bulunduğunu görüyoruz. Körfez Savaşı sırasında kurulan uluslararası ittifak, 20. yüzyılın en başarılı küresel koalisyonu idi. Bugün ise, Amerika’nın çok daha ‘haklı’ ve kararlı bir şekilde giriştiği mücadeleye, Avrupa’nın dahi ancak bir kaç ülkesi askeri, ekonomik ve stratejik destek veriyor. İngiltere’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından, o bölgedeki tanzim ve koruma görevi, Türkiye ve Özbekistan gibi ‘ikinci lig ülkeleri’ne devredildi. Dahası jeo-kültürel açıdan, Amerika’ya verilen destek gittikçe azalıyor. Bir başka ifadeyle Amerika’nın modern dünyanın Roma’sı olma iddiasının ahlaki ve entelektüel temelleri çok ciddi bir şekilde sorgulanıyor. Amerikan diplomasisinin ikna gücü, artık tehdit ve meydan okumalara indirgenmiş durumda.

Filistin meselesinde Bush yönetiminin takındığı tavır, bu sürecin önemli bir halkasını oluşturuyor. Amerika’nın İsrail’e verdiği kayıtsız şartsız destek, bugün hem Amerika’yı hem de İsrail’i uluslararası platformlarda ciddi bir yalnızlığa ve izolasyona sürüklemiş durumda. Avrupa Birliği’nin ve Rusya’nın bu durumdan duyduğu rahatsızlığı, Colin Powel’a Madrid’de açıkça iletmiş olması, basit bir diplomatik formalitenin ötesinde anlamlara sahip. Asıl önemlisi, Arap rejimleri ve diğer İslam ülkeleri, ilk defa Amerika’nın ‘dürüst arabulucu’ olma vasfını yitirdiğini dile getirdiler. Suud Veliahdı Prens Abdullah’ın Filistin konusunda ilk defa bölgesel Arap inisiyatifini kullanarak yeni bir barış planı sunması, Amerikan-Arap ilişkileri tarihinde önemli bir yeniliğe işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında Amerika’nın büyüsünün bu kadar kısa sürede ve çıplak bir şekilde bozulması, yabana atılır bir gelişme değil. Sadece İslam dünyasına değil, Avrupa, Hindistan, Çin, Rusya ve Latin Amerika’ya karsı da izolasyonist ve tek-yanlı politikalar izleyen Amerika, küresel düzenin doğal hamisi ve sözcüsü olma vasfını hızla yitiriyor. Bunun orta ve uzun vadede Amerika’yı ciddi bir meşruiyet krizine sürükleyeceğini görmek zor değil.

PAX AMERICANA VE TARİHİN SONU YA DA SONUN BAŞLANGICI

Amerika’nın verdiği büyük sınavın, güvenlik gerekçeleriyle tanzim edilen çatışmacı, polarize olmuş ve ‘fetihçi’ bir strateji ile özgürlükleri ve küresel adaleti referans kabul eden moral-kültürel bir vizyon arasında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Çoğulcu ve özgürlükçü yapısı ile Avrupa ülkelerine dahi bir örnek teşkil eden Amerikan sistemi, modern tarihinin en önemli tercihi ile karşı karşıya bulunuyor. Önümüzdeki orta dönemde Amerika’ya çoğulcu ve demokratik yapısını garanti edecek tedbirler alacak ya da yerel ve bölgesel güvenlik adına özgürlükleri kısıtlayıcı, korumacı ve çatışmacı

bir stratejiye yönelecek. Her iki alternatifin de önemli neticeleri var. Lakin bu iki tercihi fiilen telif etmek mümkün değil zira Amerika’nın kendi içindeki demokratik yapısı ile küresel düzlemdeki hegemonik yapısı arasında devam eden çatışma, Bush yönetimiyle beraber daha da kronik hale geldi.

Bush yönetiminin ve onun destekçilerinin ‘Amerikan istisnacılığı’ (exceptionalism) üzerine bina etmeye çalıştığı polarize ve çatışmacı stratejinin, global eğilimlere ters düştüğü ortada. Üstelik Amerika’nın küresel sorunların çözümü için çatışmacı ve hatta askeri bir söyleme yönelmesi dipte yaşanan stratejik ve kültürel krizin önemli bir göstergesi. Amerikan toplumu – önemli istisnaları olmakla beraber –11 Eylül hadisesiyle hesaplaşacak psikolojik, stratejik ve felsefi donanıma sahip olmadığından, geride bıraktığımız 7 aylık süre içinde "11 Eylül neden oldu?" sorusundan ısrarla kaçındı. Bunun yerine "11 Eylül’ü kimler yaptı?" sorusunun ve "Tabi ki bizim yaşam tarzımızdan ve medeniyetimizden nefret eden teröristler" cevabının getirdiği rahatlık ve güven ortamında, yeni bir Amerikan ben-tasavvuru icad ve inşa edildi. Buna göre yeni bir medeniyetler ve coğrafyalar çatışması dönemine giren dünyada Amerika, modern ve medeni dünyanın öncülüğünü yapacak. Buna mukabil, dünyanın geri kalan ülkeleri ve kültürleri Amerika’nın yanında yahut karşısında olmak gibi bir tercihte bulunacaklar. Bunun Huntington’in medeniyetler çatışması kavramı ile Fukuyama’nın tarihin sonu tezi arasında yapılmış ilginç bir sentez olduğunu söylemek mümkün: Yeni bir çatışma dönemine girdik fakat bu çatışmanın stratejik ve kültürel verilerini, tarihin sonunu temsil eden Amerika ve onun müttefikleri tayin edecek.

Bu yaklaşımın hegemonik güç dengelerinin sonuna kadar zorlanması anlamına geldiğini görmek zor değil. Bugün Amerikan ve İsrail istisnacılığı, sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, Avrupa’da da ciddi bir tepkiye yol açmış durumda. Avrupa Birliği’nin fiilen hayata geçirilmesi, mevcut hegemonik yapıya yeni bir boyut kazandıracak. Dahası, Rusya, Çin ve güneydoğu Asya ülkelerinin oluşturacağı yeni stratejik ve jeo-kültürel çekim merkezleri ve eksenler, Amerikan tezinin inandırıcılığını tamamen ortadan kaldıracak. Amerika’nın bu kriz döneminde fetihçi ve militan bir söyleme sığınması, Roma’nın ve Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki tablolarını andırıyor: stratejik ve kültürel iddiasını yitiren Amerika, tarihin sonu ve medeniyetler çatışması tezlerine sığınarak kendine bir varlık alanı oluşturmaya çalışıyor.

Sadece askeri değil jeo-kültürel ve felsefi alanlarda da bir ‘düzen’in temelini oluşturan Pax Romana ve Pax Ottomana’nın hayatiyetini yitirişi gibi Pax Americana da her gün kan kaybediyor. Bunun orta ve uzun vadede Amerika’nın stratejik ve kültürel gücünü hızla azaltacağını görmek için kahin olmaya gerek yok.

yazikonusu-jeopolitik
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©