KAPAK
Ahmet Özcan
 

MİLLİ MODERNLEŞME

 
Batılılaşma sürecinin tamamlanması, bundan sonra Modernleşme -  Batılılaşma ve Avrupalılaşmanın ayrı ayrı politikalar olduğu yeni bir döneme işarettir. Batılılaşmanın, modernleşme ve Avrupalılaşmayı içerdiği yakın tarihin aksine, önümüzdeki yüzyıl boyunca özgün modernleşme  projeleri gündeme gelecektir.

 

SSCB’nin dağılması, yalnızca Soğuk Savaşı değil, batı dışı dünyanın önemli bir kısmında 150 – 200  yıldır temel sorun olan “batılılaşma” sürecini de bitirmiştir. Latin Amerika, Ortadoğu ve Asya’da kapitalist ya da sosyalist yoldan “batılılaşan” toplumlar, Soğuk Savaş sonrası önce ideolojik bir boşluğa düşmüş ve ardından son 5-6 yıldır giderek artan bir oranda küreselleşme – yerlilik, globalizm – milliyetçilik, ulus  devlet – etnik bölünme, ulus kimliği – din/ mezhep /etnik kimlik gibi yeni çelişkiler ve çatışma eksenleri ortaya çıkmış ve bu ülkelerin çoğu “batılılaşma “ya bağımlı sorunlardan ve gündemlerden kopmuştur. Son 200 yıldır batı dışı dünyayı adeta esir alan kıskaç  görünmez olmuş ve nihayet başka sorun ve gündemler tartışmaya açılmıştır.

Bu süreç, dünyanın batılılaşmasının tamamlandığı ve batının da dünyayı batılılaştırma amacından vazgeçtiği şeklinde yorumlanacağı gibi, batının verecek bir şeyinin kalmaması ve batı dışı toplumlarında kendi başlarına kaldıkları ölçüde kendi gerçek ilerleme ve kalkınma dinamiklerine yöneldikleri şeklinde de okunabilir. Her halükarda Türkiye’nin AB üyeliğine aday olması ve Meksika’nın da Nafta üyeliği gibi iki benzer örnekteki son batıya entegrasyon çabası dışında, geri kalan batı dışı dünyanın “batılılaşma”ya dönük herhangi bir projesi kalmamıştır. Batılılaşmanın ilk örneği  Japonya’dır, Meiji restorasyonu ile başlayan ve yüzyıl boyunca süren Japon modeli, kalkınma sorununu halletmiş fakat bunun  bedeli olarak trajik bir kimliksizleşmeye mahkum olmuştur. ikinci örnek Rusyadır; Çar II.Petro reformları ile başlayan Rus batılılaşma modeli,bilindiği gibi 20.yy’ın ilk çeyreğinde sosyalizm deneyimi ile özgün bir tarza kavuşmuştur. Rusya, soğuk savaş sonrası geçici bir belirsizlik döneminden sonra, bugün devam eden restorasyon  politikalarına dönmüş görünmektedir. Avrasyacı eğilimleride olan Putin restorasyonu, Rusyayı Asya – Pasifik ekseninde batıyla rekabet ve işbirliği sarkacında alternatif bir güç olmaya yöneltmiştir. Bu iki batı dışı (Asyalı-şintoist ve Doğulu-ortodoks) örneğin yanında Müslüman toplumlara ait iki benzer batılılaşma modelini Türkiye ve İran’da görüyoruz.

İran’da son Kaçar hanedanlığı dönemiyle başlayıp, Pehlevi hanedanlığı ile radikalleşerek süren 100 yıllık batılılaşma çabası,1979 devrimi sonrasında (ideolojik şalın gerisinde) dikkatle izlemeye değer Müslüman modernleşmesi çabası olarak okunabilecek bir seyir izlemeye başlamıştır.

Bizde ise,III.Selim/II.Mahmut’la başlayan Türk batılılaşması; Tanzimat/Islahat fermanları ile şekil düzeyinde, II.Abdulhamit ve İttihat Terakki iktidarları ile biraz daha altyapıya dönük olarak değişimler getirmiştir. Cumhuriyet döneminde, bu birikim üzerinden modernleşme özellikli radikal reformlar yapılmış, Mustafa Kemal sonrasında ise tekrar Tanzimatçı batıcılık tarzı öne çıkmıştır.

Batı dışı bu batılılaşma modelleri, sömürge olmayan ve tarihsel birikimi itibariyle batı karşısında alternatif yada en azından direnebilecek potansiyelleri olan ülkelere aittir. Bu modeller,son yüz yıl boyunca bütün sömürge ve yarı sömürge dünyanın örnek modelleri olmuştur. Bu anlamda batı dışı dünyanın örnek modelleri üzerinden gidersek, bugün için artık batılılaşma serüveninden çok, bu serüvenin kalkış noktasındaki asıl mana ve maksadı, yani kalkınma,gelişme, güçlenme araçlarının yaratılması ve yönetilmesi selahiyetine sahip olma anlamında modernleşme çabalarından bahsetmek durumundayız.

BÜYÜK KIRILMA VE YOL AYRIMI

Batılılaşma sürecinin tamamlanması, bundan sonra Modernleşme - Batılılaşma ve Avrupalılaşmanın ayrı ayrı politikalar olduğu yeni bir döneme işarettir. Batılılaşmanın, modernleşme ve Avrupalılaşmayı içerdiği yakın tarihin aksine, önümüzdeki yüzyıl boyunca farklı ve özgün modernleşme deneyimleri ve projeleri gündeme gelecektir. Tarım toplumundan sanayi ve bilgi toplumuna, dini paradigmadan dinde dahil her şeyin akıl ve bilgi ile yorumlandığı modern paradigmaya, köylülükten kentliliğe, teolojiden ekonomi – politiğe doğru dönüşme anlamında modernlik, batı dışı kültürler tarafından Avrupa ve Amerika’dan bağımsız ve özgün örneklerini üretebilecek bir birikim ve evrenselliğe ulaşmıştır.

Bu anlamda bahsi geçen model ülkelerin tümü gibi Türkiye içinde artık bu sorun, batıya bağımlılık ve taklid düzeyinden daha seviyeli ve nitelikli bir düzeyde ele alınarak tartışılabilir kıvama gelmiştir. İşte bu tartışma bağlamında ve sadece bu bağımsızlık ve özgünlük vasatına vurgu yapma amacıyla sorunu milli modernleşme başlığı altında ele alıyoruz.

Millilik, modernleşmenin Amerika, İngiltere yada Almanya, Fransa güdümüne ve güdüleyiciliğine ihtiyaç duymadan, hatta onlar gibi olmaya çalışmadan doğrudan amacı, anlamı, bağlamı her ne ise; modern olma çabası ve tarzını ifade etmektedir.

MODERNLİĞİN ISKALANMASI


Modernleşme, Türkiye’de üç temelde ve her birinde de modernliğin doğası ve anlamından kopuk bağlamlarda ele alındı.

İlk olarak, modernleşme, devlet tarafından başından beri batıya karşı bir güvenlik stratejisi olarak değerlendirildi. Batı’ya benzeyerek ve sığınarak batının muhtemel tehdidinden korunma anlayışı,halen de devletin refleksif davranış kodu olmayı sürdürüyor.

İkinci olarak modernleşme, devletin stratejik batı yönü tercihinden yola çıkarak kendilerine içerde tahakküm ve meşruiyet imkanı sağlayan dar bir pozitivist-seçkin kliğin iktidar kalma taktiği halinde gündem oldu. Çağdaşlaşma üst başlığı altında, özellikle milletin devlete taşınmasına karşı barikat örme çabası içinde olan bu kesim, resmi ideolojiyi, M.kemal’i, laikliği, ulus devleti, bilim, ilerleme, gelişme diskurunu kendi amacının meşru araçları olarak kullandı/kullanıyor.

Üçüncü olarak, üstte belirttiğimiz dar kliğin devletteki tahakkümüne tepki olarak ve batılaşmaya karşı geleneğe yaslanarak kendini korumaya alan muhafazakar/dindar kesimlerin anti modernist söylemi halinde gelişti. Bu söylemin de karşı çıktığı olgunun modernlikle ilgisini kurmak zordu.

Her üç tavırda ister negatif ister pozitif tutum alsın, modernleşmeyi ıskalama ve batıcılığa indirgeyip bağlamından koparmayı sağladı. Artık modernliği modernlik olarak, batılaşmayı batıcılık olarak ve Avrupalılaşmayı da AB’cilik olarak kendi bağlamlarında,birbirleri ile bağlantılı olmakla birlikte birbirlerinden farklı temellerini öne çıkararak ele almak gerekmektedir.


TÜRKİYE MODEL ÜRETEBİLİR Mİ ?

Türkiye’nin batılaşma macerası, tek parti dönemi politikalarının sonuçlarına bağımlı bir finalle  bitti. Bağımlı çünkü, tepeden inme yöntemler ve kabuk değişimi ile bu politikaya tepkilerin oluşturduğu siyasi ve kültürel sorunlar yumağının tam ortasında hala bocalıyoruz. Bitti, çünkü ne batıcıların ne de anti batıcı segmentin bundan sonrasına ilişkin hiçbir projesi ve sözü yok. Türkiye işte bu finalin tepe noktası olarak AB aday adaylığı nın kapısında bekliyor. Şu gerçek açık yüreklilikle dile getirilmiyor; Avrupalılaşma çabası, artık beyhude ve gereksiz bir politikadır. AB üyeliği, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir fantazi olmanın dışında, Türkiye’nin özgün bir modernleşme projesi üretmesini de engellemektedir.

Milli Modernleşme, tam da bu kritik eşikte Türkiye’nin uygarlık yarışında yeni bir aşama ve hamle olarak gündeme gelmelidir. Tarihi ve toplumsal değerleri dışlamadan, batıyı taklit etme ve batı hayranlığı yerine, taklit edilecek ve hayranlık uyandıracak bilimsel – teknolojik – etik ve felsefi değerler üretmeyi amaçlayan bir Modernleşme modeli geliştirmek, Türkiye’nin en az yüz yıllık vizyonu olmalıdır.

Bunun için öncelikli sorun; Türkiye insanının toplam kalitesini arttırmak, kişilik ve yetenek olarak geliştirmek, zihniyet yapısını modernleştirmek, üretkenlik ve verimlilik düzeyini yükseltmektir. İnsanın eşya ve olaylarla, doğayla, başkalarıyla kurduğu ilişki tarzı, kendisini geliştirmenin en kalıcı yöntemidir. Bu anlamda Türkiye’nin modernleşme sürecinin temel hedefi insanı ortaya çıkarma ve geliştirme anlamında özgürleşmeve anahtar kavramları: çalışma – üretme – hız ve organizasyondur.

ÖZGÜRLEŞME

Özgürlük; bir praksis ilkesidir. Bizimde içinde bulunduğumuz, Mezopotamya – Akdeniz havzasında tarih; din ve devlet olarak gerçekleşir ve insan bir özne olarak açığa çıkamaz. Felsefe ve politika, teoloji olarak ve teolojik bir dille konuşur. “İnsan”, tarihin ürettiği büyük ve kutsal bütünlerin nesnesi olarak varolabilir. Bunun dışında hiçbir varoluş ve kendini ifade imkanı yoktur. Bu anlamda özgürleşme, yaşadığımız coğrafyada tamamen pratik bir sorundur ve “insan”ın kendisi olarak varolmasını, kendini ifade edebilmesini ve bağımlılıklardan koparak kendi özerk varoluşunu gerçekleştirebilmesini sağlayan politik bir eylemdir. Ancak praksis içerisinde kurulabilecek yeni “bütünler” dolayımıyla yeni bir varolma kanalı ortaya çıkabilir. Özgürlük,ülkemizde, bu nedenle stoacı anlamda metafizik bir fantazi yada batılı anlamda bir insan hakları sorunu değil, tamamen somut ve politik bir gelişme ilkesidir. Yaşadığımız toplumda sırasıyla ekmek – güvenlik ve adalet olarak talep edilen yaşamsal ihtiyaçlar skalası, insanı var edecek özgürlük ilkesini içermediği sürece daima talep edilme düzeyinde kalan temel sorunlar olmayı sürdürecektir. Zira, özgürleşme mücadelesinin ve özgür insanın olmadığı her durumda, ekmek–güvenlik ve adalet; insanı nesneleştiren büyük bütünlerin kadim düzenini sürdürmeye yaramakta, totolojik bir çıkmazın araçları haline gelmektedir.

Böylece insanlar, rızk dağıtan, istikrar ve adalet vadeden otoritelere boyun eğmeyi sürdürecek ve iktidarlar da bu ihtiyaçlar temelinde insanları kullaştıracaktır. Bu fasit daire, tarihimizin temel çelişkisidir ve ancak özgürlükle aşılabilir.

Özgürlüğün anahtarı “sahip olma”dır. Mülkün, dinin ve devletin sahibi olmak, Türkiye insanının tarihsel yapısını değiştirecek en köklü özgürleşme adımıdır. Bu üç temel olguyla kurulmuş olan esaret ilişkisinin tersyüz edilmesi ve bir özne olarak, bir sahip/efendi olarak yeni bir ilişki tarzının geliştirilmesi, pratik özgürleşme çabasının özüdür. Bu anlamda ülkemizde özgürleşme sorunu bireysel olmaktan çok toplumsal bir sorundur ve ancak topyekün değişim adımlarıyla gerçekleşebilir.

Sosyo – Ekonomik yapımız, Osmanlı’dan beri bir savaş örgütü olarak örgütlenmiş devletin mutlak mülk sahibi olduğu, Din’in de devletin bir kurumu olarak kurumsallaştığı uzun bir tarihi sürecin devamıdır. 200 yıllık batılılaşma süreci bu alt yapıdan çok görüntüyü değiştirmeye odaklanmış ve Cumhuriyet Dönemi dahi, burjuvazi yaratarak mülkü, laiklik yoluyla da dini devletten “özerkleştirme” yönündeki adımlara rağmen tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Sonuçta,hem yeni burjuvazi hem de din, sadece kurumsal varlıkları ile değil, geliştirdikleri ideolojik – politik ve kültürel sonuçlarla da ‘Devlet’i tahkim eden ve pekiştiren misyonlar üstlenmiştir. Esasen 200 yıl önceki modernleşme tercihi dahi “insanı” ve “toplumu” geliştirmekten çok devleti yenileme ve güçlendirmeye ayarlanmış bir güvenlik politikası olduğundan, Türk Modernleşmesi bütün aksi söylemine rağmen, eski düzenin yeniden üretilmesi de içeren bir değişim modeli olmuştur.

200 yıl sonra, bugün oligarşik bir saltanat, tekelci mülkiyet yapısı, otoriter devlet, devletin şubeleri gibi partiler,dernekler, sendikalar, vakıflar, cemaatler,örgütler, odalar, barolar, üniversiteler,… vardır ve hiçbirinin içerisinde “insan” yoktur. Değişen tek şey görüntülerin mutlak ve keskin ölçülerle farklılaşmasıdır.

SAHİP OLARAK ÖZGÜRLEŞMEK

l Mülk’e sahip olmak:

Bütün kapitalistleşme çabalarına rağmen, Türkiye’de ekonomi hala ve esas olarak devletin rızk dağıtması ve toplumun da mülk biriktirmesi olarak kurumlaşmıştır. Kapitalizmin altın kuralı olan sermaye birikimi yerine ortaçağın “mülk birikimi” anlayışı egemendir. Bu nedenle kapitalist ticaretin dolaşım ve değişim aracı olarak “para” dahi, bizatihi “mal” hüviyetinde biriktirilen ve çoğunlukla kendi başına bir “mülk” olarak “saklanan” bir değerdir. Toplum, zorla ve bazen da zor yoluyla elde edip biriktirdiği mülkün esiri olur ve insanlar sahip oldukları bu mülk tarafından yönetilen nesne konumundadır. Mülksüz bir geçmişten mülk biriktirme şehvetine dönüşen süreç, ‘insan’ın nesneleşmesi, araçlaşması, değersizleşmesi ve kullaşmasının yeni biçimlerini de üretmektedir. Zorunlu olarak üretim ve çalışmaya dayalı az sayıdaki sektör haricinde, hemen bütün ekonomi, işte bu modern görünümlü “mülk”e bağımlı saadet zinciri karakterli ilişkilerden oluşur. Sonuçta bu ülkede, küçük ya da büyük, her düzeyde mülk sahibi olmak, mülkün esiri olmaktır. Oysa gerçek anlamda “mülke sahip olma”, insana güven duygusu veren, yaratıcılığını artıran, ufkunu ve yeteneklerini geliştiren, korkularını yenmesini sağlayan, ortaklık ve girişimcilik ruhu kazandıran bir duygudur.

Din sahibi olmak:

Aynı şekilde, bir din sahibi olmakta, bu ülkede dinin nesnesi olmaya dönüşmüştür. İnsan için yol gösterici ve kurtarıcı bir araç olarak Dinle kurulan ilişki tarzı,toplumun yeni bağlanma ve kapanma mekanizması haline gelmiştir.Özünde kula kulluğu ve reddeden İslam, toplumun her düzeyde bir otoriteye bağlanma alışkanlığını pekiştiren manevi bir işlev görmeye zorlanmıştır. Bu anlamda İslamın özü ve maksadıyla çelişen kurumsal Müslümanlık, bazı yönleriyle, özellikle politikleşmiş biçimleriyle ‘insan’ın nesneleştirilmesine hizmet eder hale gelmiştir. Sahip olma paradoksu, din konusunda da geçerlidir. İslam gibi özgürlükçü bir dine dayanma iddiasıyla ortaya çıkan, ancak  teslimiyet, kişiye kulluk, kadercilik, itaatkarlık, kanaatkarlık, bağlılık gibi köleci kurumsal ilişki biçimleri üreten bazı dinsel oluşumlar,Din  üzerinden kadim geleneği yeniden üreten  totolojik bir karaktere sahiptir. Bu özelliği ile dini oluşumların çoğu, insanların özgürleşmesinden çok, devletin ve otoritelerin denetim ve disiplin aracı işlevini görmektedir. Çoğu durumda, özellikle Anadolu’da, devletin,politikacıların ve mülk sahiplerinin yarattığı boşlukları doldurmak ve insanları bu  güç merkezlerine itaate alıştırarak teba/reaya/kul halinde tutmak, dinle kurulan bu yanlış ilişki sayesinde mümkün olmaktadır.

Dine yüklenen bu sosyal  rol, insanların dini mensubiyetinin “sahip olma” yerine hiçleşme/yokolmaya dayalı edilgen ilişkilerinin ürünüdür.İslamın insana kazandırdığı ‘Eşrefi Mahlukat’ misyonu ve kişiliği, bu yanlış din anlayışları üzerinden insanlarımızı kuru kalabalık halinde tutmaya yaramaktadır.Bir iman etme biçimi olarak Akletmeyi, çalışmayı, dürüstlüğü, onuru, edebi öğütleyen bir dinin mensuplarından cehalet, fanatizm, tembellik, ikiyüzlülük, güce tapma ve dogmatizm üreten mekanizma, adeta tarihin ironisidir.Bu ilişkinin tersyüz edilmesi,hem batılılaşmayı dinin tasfiyesine indirgeyen politikaların boşa çıkmasını kolaylaştıracak,hemde sahici ve yerli bir modernliğin, milletin asli kimyası olan islamın değer ve dinamiklerinin de  katkısıyla maya tutmasını ve evrenselleşmesini sağlayacaktır.

Devletin sahibi olmak

Özgürlük sorununun bir diğer kavşağı, devlettir. Yaşadığımız coğrafyada “devlet”, bir yönetme aygıtından daha fazla bir şeydir;Güç, otorite, hiyerarşi, kutsallık, statü, prestij, statüko, gelenek, hegemonya, yaşatma, öldürme, rızk verme, savaş, barış, dirlik, düzen, disiplin, sadakat, biat, itaat…ilh….. devlet, çok şeydir.

İnsan / toplum ve devlet arasında ,eğer devlet toplum için bir ‘öteki’ haline gelmişse,daima ters orantı vardır; Devlet güçlendikçe, insan/toplum cüceleşir. Devletin gücü, toplumun güçsüzlüğüdür. Hegemonya itaatten, otorite kölelikten, güç sadakatten doğar. Mülk ve din, son tahlilde devlete tapuludur.Bu nedenle insanımızın devletinin sahibi kılınması,bu ülkenin siyasi mücadele alanının en temel sorunudur. Özgürlük, bu nedenle ekmek – güvenlik – adalet ihtiyacının önünde ve bu ihtiyaçların giderilmesi mücadelesinin odağında olması gereken temel bir ilkedir.

Mülkün, dinin ve devletin “sahibi” olabilme mücadelesi, hem bir varoluş çabası hem de toplumsal gelişme ve ilerlemenin kritik eşiğidir. Dinin sahibi olmak, mülkün sahibi olmak ve devletin sahibi olmak; insanı yücelten, geliştiren ve kişilik kazandıran özgürleşme ilkesinin temelidir. İnsanın varolmasıdır.Bir değer,özne ve temel öge haline gelmesidir.Gerçek bir modernleşme ancak böyle bir özgürleşme çabasıyla mümkündür.

ÇALIŞMA

Çalışma ve üretkenlik, insan yaratıcılığını geliştirir, kendine güven kazandırır, yetenekleri açığa çıkartır, güçlü bir kişilik yapısı oluşturur. İnsan hamulesi olarak köylü karakterlerin baskın olduğu toplumumuzda, insan çabası ve iradesinden çok, dış şartlar, özellikle yanlış‘doğa ve kader’anlayışı, insanların üretkenliğini ve verimliliğini engellemektedir. İnsanın kendi kaderini belirleme ve olaylara yön verebilme inancını güçlendirecek tek mümkün yol, eşya ve olaylarla çalışma yoluyla kuracağı rasyonel ilişkidir.

Çalışma kavramını,sadece bir üretim kaynağı olarak değil en geniş anlamıyla,sa’y,cehd,çaba olarak ele almak gerekir.

Meslek sahibi olmak,yetenek sahibi olmak,iş sahibi olmak için çal__mak. Bireysel ve toplumsal kimlik edinmenin öncelikli ve temel kaynağı; iş,yetenek,meslek sahibi olma çabası göstermek anlamında performans olmalıdır.Ne var ki ,toplumsal geleneğimiz,referansa dayalı,yani herhangi bir zahmet gerektirmeyen ve denetlenmesi ,sorgulanması,faydası ölçülemeyecek kutsal veya yüce idealara atfedilen tercihlerden oluşan kimliklerle (Atatürkçü,milliyetçi,İslamcı,solcu.alevi,sünni..vb) şekil almıştır.En geniş anlamıyla çalışma,işte bu sahte kimlik edinimi ve buna dayalı çarpık segmentleri aşmanın da menfezidir.İnsanlar önce kendi emek,yetenek ve çabalarıyla hayat karşısında varolmalı ve idealara dayalı kimliklerini bu somut varoluşlarının üzerinden seçebilmelidir.Ancak bu yolla yapılan tercihlerin ahlaki/etik bir anlamı olabilir ve bu tercihler arası çelişkilerin/çatışmaların diyalektiğinden toplumsal katma değerler üretilebilir.

Modernleşme süreci, öncelikle çalışma kavramı ekseninde geliştirilecek sosyo ekonomik ve politik projelere dayanmalıdır.

HIZ-ZAMAN

 Modernleşmenin bir diğer sacayağı, modern zaman anlayışı olarak hızdır. Doğu toplumlarında zaman, tarımsal toplum yapısının değişmez doğa döngüsü olarak hayatı yöneten bir kaderdir. Gece ve gündüz, sabah ve akşam, dün ve bugün vardır. Geçmiş, unutulabilen ve bugünü bağlamayan, olup – bitmiş olandır. Gelecek, kaygı ve umutla beklenen belirsizliktir. Aynı olanın biteviye tekrarıdır. Ulaşım ve iletişim araçlarının elverdiği kadar, insanlar ve toplumlar arasındaki ilişki de mesafelidir. Doğuda zaman, egzotiktir. Doğanın büyülü mucizelerinden biridir. Canlıları yavaş yavaş doğurtur ve öldürür, mekaniktir; aynı sırayla rüzgarı, yağmuru, karı getirir, güneşi ve ayı ardı ardına ortaya çıkartır, geniştir; saat, dakika ve saniyesi eğretidir.

Modern zaman, bilimsel keşifler sayesinde doğanın büyüsünü bozan bilimin ve sanayi üretiminin örgütlediği insan yaşamına  tarihte olmayan bir anlam kazandırmıştır. Artık zaman, kazanılan ya da kaybedilen, üretilen veya öldürülen, ölçülebilir bir şeydir. İnsan, zamanla yarışır, onu aşar, bu “hız” kavramını üretmiştir. Saat, dakika, saniye, salise.. insan zamana hükmeder, yönetir, doldurur ya da boşaltır.Bunun terside mümkündür.Modern toplumlarda zamanın tiranlığından bahsedilmektedir artık.

Zamanın bu somut kavranışı, insanın ve tüm hayatın temposunu hızlandırmıştır. En önemlisi bu “hız”, yaratıcı özelliktedir; insani olanın tüm yönleriyle açığa çıkmasını, potansiyellerin, duyguların, beklentilerin, korkuların, sevinçlerin, hırsın yeni biçimlerde dışavurulup yaratıcı eyleme dönüşmesini, daha fazla ve farklı düşünce, söz, eylem refleksin gelişmesini sağlamıştır. Hız, modern kentli yaşamın temelidir. Zamanı aşmak ve yönetmek, ‘hız’ın kaynağıdır.

Modern zaman için dün, mümkün olan bütün ayrıntılarına kadar öğrenilmeye ve hatırlanmaya çalışılan ve bugünle bağlantılı bir deneyim laboratuarıdır. Yarın, belirlenmesi mümkün ve gerekli, planlanan, öngörülen ve hedeflenen gelecektir. Bugün ise en yoğun, somut, çoğaltılarak yaşanması gereken an’dır. Yeninin, daima yeni olanın keşfi için bitmek tükenmez bir çaba ve arayış vardır. Hızlı düşünmek, karar almak, eyleme geçmek ve sonucu almak modern insanın karakteristiğidir.

ORGANİZASYON

Modernleşmenin bir diğer sacayağı ise organizasyondur. Tarımsal toplum, insanın beslenme, barınma ve güvenlik gibi temel ihtiyaçlarının giderilmesi temelinde doğal kaynaklı araçlarla örgütlenmiştir. Kentler ve kırsal yerleşimler, gündelik hayat, din, ticaret ve savaş,  yönetenler ve yönetilenler için ayrı ayrı ama aynı bütünün içerisinde tarımsal yaşam için organize edilmiştir. Pre – Modern dönemin en gelişkin örgütlenme düzeyi savaş içindir. Ordular; teçhizatları, silahları, güzergahları, iç hiyerarşileri, eğitimleri ve savaşa dönük motivasyon mekanizmalarıyla mükemmel birer organizasyondur. “Devlet”, özünde ordu olan bir savaş cihazı olarak örgütlenmiştir. Buna paralel olarak gündelik hayat ise “Din” tarafından düzenlenir. Devlet, ordu ve din’in bu paralel otoritesi, yaşamı organize etmekle birlikte, insanı aşan ve bireysel insiyatifi ortadan kaldıran kurumlaşmalara da yol açmıştır. Bu nedenle modern öncesi dönemde “organizasyon”, insanüstü ve insandan üstün, zaman ve mekan dışı bir olgudur. Denetlenemez, sorgulanamaz ve değiştirilmesi çok zor yarı tanrısal mekanizmalar gelişmiştir.

Modern dönem, insanın temel ihtiyaçlarını  yeni bir mantıkla gidermeye başladığı ve doğayı yöneterek, hayatı bu temelden yeniden örgütlediği bir süreçtir. Devlet  ve savaş, ticaret ve din ölçülebilir, denetlenebilir, değiştirilebilir karakterde ve insan aklının ve emeğinin ürünü olarak yeniden tanımlanmış ve organize edilmiştir. Toplumsal yaşam, üretim ilişkilerinin ve somut olanın çözümlenmesinin ürünü olan rasyonel kurumsallaşmalarla şekillenmiştir.

Birey ve toplum iradesinin öne çıkması, kolektif davranma, iş bölümü, işbirliği, eşgüdüm, zamanlama, amaç ve araç uyumu, uzmanlaşma ,kurumsal ve kamusal etik gibi modernliğin ürettiği yeni değer ve davranış biçimlerinin gelişmesi, sorun tespiti ve çözme yeteneği, görev, sorumluluk ve yetki kavrayışı, modern organizasyon ve kurumlaşma tarzının temel parametreleridir.

Kentleşme sürecinin hızına rağmen köylü karakterlerini aşamayan toplumumuzda organizasyon yeteneği de düşüktür. Sorunların çözümü, işlerin yürütülmesi, herhangi bir konuda gerekli düzenleme ve yapılanmanın gerçekleşmesi, yeni mekanizmalar yaratılması, hatta varolan kurumların verimli ve işler hale getirilmesi için gerekli asgari örgütlülük düzeyi bile tutturulamamaktadır. Organize olma düzeyindeki yetersizlik, çalışma, üretme, hız olgularındaki yetersizliğe paralel bir toplam kalite düşüklüğü anlamına gelmektedir. Bugün toplumumuzda,Tembellik, dağınıklık, düzensizlik, keyfilik, savrukluk gibi egemen davranış tarzı ile ters orantılı bir hırs, yükselme arzusu, güç istemi, kariyer, statü, prestij ve refah talebi vardır ve bu “ölümcül paradoks”, toplumsal gelişmenin önündeki en önemli engeldir.

MİLLİ OLMADAN MODERNLİK, MODERNLEŞMEDEN MİLLİ OLUNMAZ

Milli modernleşme, çalışan, üreten, özgürleşme çabası gösteren, hızlı hareket edebilen ve organize olabilen bir toplumsal tempo oluşturmanın adıdır. Bu tempo; refahın, demokrasinin, özgürlüklerin, aş, iş, güvenlik, adalet ve hukuk sorunlarının çözümünün ve etik, estetik, felsefi ve sosyal alanlarda yeni değerler yaratabilmenin alt yapısıdır. Bu alt yapıyı atlayarak görüntüyü değiştirmeye çalışmak, bir batılı modeli ithal etmek, topluma dışardan düşünce ve davranış empoze etmek, modernleşme değil, batıcılık ve Avrupacılıktır. Bu nedenle “milli” kavramı hem modernleşme sürecinin sosyal dokuya uyumlu ve özgün bir tarzda yürütülmesini hem de yabancı toplumları taklit ve tekrar etme yanlışından dönülerek modernliğin temel özelliklerini kavrayan ve bu doğrultuda bir değişim projesini gündeme alan yaklaşımı ifade etmektedir. Milli modernleşme, batıcılık ve Avrupacılık macerasına son verecek ama modernleşme arzusu ve çizgisini sürdüren, bize ait ve bize özgü bir rotanın adıdır. Tıpkı; İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın, Amerika’nın modernleşmesi gibi, Türkiye’de kendi koşulları, değerleri, geleneği ve yapısı içerisinde özgün sorunlara özgün çözümler geliştirerek ilerleyecektir. Milli kimyanın bütün alaşımlarının seve seve katılacağı ve herkesin kolektif çıkar ve ideasının ortak noktalarını temel alan bir modernleşme süreci,hem devletin trajik güvenlik algılamalarından kaynaklanan kontrol ve dayatma politikalarını aşarak güvenli bir geleceğin inşasına yol açacaktır.Hem de çağdaşlık diskurunun evsahipliğine soyunarak, milleti aşağılama ve kendi gayri meşru tahakküm mekanizmalarını sürekli kılma sihirbazlığıyla tepemizde duran zümrelerin, milletin devletine tasallut etmesine son verilebilecektir.

Türkiye; Japonya ve Rusya’dan daha fazla ve İran  ve Meksika’dan daha farklı bir modernleşme modeli geliştirebilecek kapasiteye ve imkanlara sahiptir. Çünkü Türkiye, Mezopotamya – Akdeniz havzasının kadim uygarlıklarının, Roma’nın ve İslam’ın  varisidir.

yazikonusu-kapak
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©