Make your own free website on Tripod.com

 


KÜLTÜR/SANAT
Hasanali Yıldırım
 

SANAT Ne Yana Düşer Anne ?

 
Gerçek sanatın gün yüzüne çıkma şansının tanınmadığı bir ortamda ortalığı dolduracak veriler de ancak sahte ürünler olabilir. Bizde de öyle oldu/olmakta.

Türk kültür ve sanatı üzerine söylenen sözlerin sıklıkla başladığı yer, Türkiye’deki aydın kitlenin ortalamacılığı. Bu ortalamacılık hem aydının hedeflediğinin daha ileriyi geçememesi, hem de bir biçimiyle bu ortalamayı aşıverdiği anda, muhataplarınca anlaşılabilirlikten kopması bakımından geçerli. Anlaşılabilirlik, ortalama Türk aydınının başındaki en büyük sorunlardan biri. Hemencik anlaşıldığında hak edeceği yafta bellidir: sığ. Biraz olsun anlayışı zorladığındaysa ona bakış hazırdır: kafası karışık.

Ne ki sanatçının üzerine düşen ilk görev, yaratılıştan gelen sanat cevherini çalışarak olgunluğa eriştirmek, yaratıcılığın çilesini çekmek. Diyelim ki çile çekme düzeyinde olmasa da bir biçimiyle çalışmaya niyetlendi sanatçı; o durumda da karşısına dikilen engel şu: iyi de, nasıl çalışmak? İşte sorulması kolayların kolayı, karşılanması zorların zoru soru bu. Çünkü ülkemizde bir kişinin alanında donanım sahibi olması, çoğunlukla o kişinin o donanımı nasıl kullanacağını da beraberinde getiriyormuş sanısına kapılınır. Halbuki ‘nasıl çalışmak?’ sorunu, kültürün malumatla ölçüldüğü bir ülkede sanıldığından daha çetin bir sorun.

Yine de ilk elde verilecek karşılık belli: çok okumak, konuların ve eserlerin taslakları üzerinde sürekli çalışmak; ürettiklerini tekrar tekrar düzeltmek... İyi de, bu ne kadar yeterli, ortalamayı aşmak için? Doğru, ‘orta çizgiyi aşayım’ diyen her sanatçı, okuduklarının ve çevresinin ilk elde üzerinde estirdiği etkiden sıyrılmasını mümkün kılacak kültürel düzeye ulaşmalı. Bunun yolu da, kendisini etkileyecek denli değerli saydığı eserleri, kendi eserlerinin tasarıları düzeyine indirgeyecek çözümlemelerden geçmekte. İyi ama günlük gazetelerin ve moda dergilerinin entelektüel düzeyini zorlamayı amaçlamayan sanat dergileri böylesi ürünlere ne gözle bakarlar, belli değil mi? İşte sahici sanatçının, kültür adamının gelip tıkandığı yol ayrımı: gündelik olanı gözden kaçırmama adına günübirlik bir ün mü, yoksa gündemi aşkın bir boyuta taşıyıp hemcinsleri için bir tanınmışlık mı?

İlkini seçenlerin işi kolay. Gerçi görünürde tanınmışlığın beraberinde getirdiği, düşüncede olduğu gibi sanatta da sık sık çıkmazlara sapıp dönelenip durmak ya da ha bire tökezlemek, ayırdında olmadan gereksizce vakit yitirmek, doğru yürüyenlerle bir daha kapanmamak üzere arayı iyice açmak; ama ne gam. Nasılsa kimi ‘fikri sabitleri’ istikrar olarak sergileyecek bir gözbağcılık, dahası bütün bunları örtüleyecek bir ün beraberinde gelmiyor mu?

SANATÇININ PUSULASI HANGİ YÖNÜ GÖSTERİR?

Bir reçete olabilir mi yönünü sapmamışlardan olmaya? Keşke. Fakat sanat da, düşünce de bütünüyle çözümsüzlüğe götürülüp orada bırakılacak zihin etkinliklerine prim vermez. Formül çapında olmasa da ipucu hızında birkaç yordam önermek olanaksız değil: yön(tem) bilgisi ve sezgi.

Açalım. Burada akılda tutulması zorunlu ilk husus şu: Türk sanatçısı, öbür ülke sanatçılarından birkaç kat daha fazla çapraşık sorunlarla yüz yüze olduğundan, performansı da ona göre olmalı. İlkin, başka ülke sanatçıları, salt kendi ulusal gerçekleriyle boğuşup yalnızca onların hakkından gelmeye çabalarken, Türk sanatçılarının önünde, handiyse iki yüzyıldır boğuştukları bambaşka bir belâ var: çift gerçeklilik. Burada anılan çift gerçeklilik, ülkeler arasındaki olağan kültür alış verişinden doğan gerçeklik katmanları değil, dünyada şimdiye değin bizdeki gibi ele alınmamış bir batılılaşma sanrısının doğurduğu yanılsamalar. Bu yanılsamaların doğurduğu handikapları aşmak için de öyle el altında bulunabilecek bir pusula olsaydı, fena mı olurdu?

Batılılaşmayla birlikte yaşanan kimi sıkıntıların doğurduğu karabasanların etkisiyle Türk aydını gibi Türk sanatçısı da yönünü kimden yana, nasıl ve hangi hedef doğrultusunda belirleyeceğini haklı yere karıştırabilmekte. Öbür yandan, ne denli ‘sevinirsek sevinelim’, yine de birçok bakımdan kurtulamadığımız ve zihin genlerimize işlemiş birçok tarihi düşünme, duyma, davranma ve dile getirme kodlarımız, hiç beklenmedik anlarda gün yüzüne çıkıp Türk sanatçısının ‘yönünü’ şaşırmasına katkı sağlamakta. Böyle bir durumda da birçok Türk sanatçısı için emin yön, batılı kimi düşünce ve sanat anlayışlarının Türkiye’deki şubesi olmayı üstlenmek haline gelmekte.

Batı sanatına karşı aşağılık duygusu da, bir şube olamayanların kurtulamadığı hastalık.

SANATTA ‘EN HAKİKİ’ YÖN

Her şeye sahtesi musallat... Sahte, en çok sahicinin ortalıkta görülmediği/gösterilmediği evrede ortaya çıkar ve böyle bir evrede çoğun sahicinin pabucunu dama atar. Gerçek sanatın gün yüzüne çıkma şansının tanınmadığı bir ortamda ortalığı dolduracak veriler de ancak sahte ürünler olabilirdi. Bizde de öyle oldu/olmakta.

Bir de; ne sahte ne de sahici olan, ikisinin arasında bir yerde duran ve kimi bakımlardan sahicisine yakın gibi dursa da, aslında bedenin olmadık yerlerinden çıkıntılanan ur benzeri bir özür örneği sanatımsılar var. Sanatımsılar, ilk anda keskin gözleri bile kandırabilecek denli ustaca alalanmış verilerdir ve açıkçası, alalama aşamasında sergilenen başarıdan dolayı bu tür ürün sahiplerini neredeyse sanatçı saymak gerekir. Ne ki sanat, benzerlerini de içine alacak biçimde üflenerek genişletilecek bir balon değil. O yüzden de ne denli sanatı andırırsa andırsınlar, ne denli sanat üst başlığı altında değerlendirilirlerse değerlendirilsinler, ne oranda beğeni görürlerse görsünler, sonuçta yalnızca sanatımsıdırlar; sanat değil. Çünkü sanat kimi eleştirmenler gibi sahtesini bağrına basacak bir anne değil. O yüzden de ilk elde yön şaşırtıcılardan biri durumundaki sanatımsıdan uzak durmak, emin yönü olmazsa da, çıkmaz sokağı tanımakta hayli yardımcı bir nitelik.

Sanatımsı ise ne kadar beğenilirse beğenilsin, ne denli yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, sonuçta bir ‘gibilik’i kimliğinde barındırdığından, soylu sanatın davet edildiği ortamlarda yeri ancak mahzen olabilir.

Bugüne değin hiçbir sahte aslın yerini tutamadı ama kimi göz aldanmalarının da yardımıyla kısa süreliğine aslın tahtına kurulabildi. Fakat sahtenin, ışık gören karafatma gibi deliğine çekilmesi için aslın ortaya çıkması gerekir; asıl sanat ve edebiyatın ortaya çıkması için de kimi donanımların kuşanılması.

FELSEFE- BİLİM VE SANATIN ‘GERÇEKLİK’E YÖNELİK TAVRI

Genel anlamıyla gerçeklik iki türlü aktarılır. Birinci yola göre, ilkin bir konuda daha önce nelerin söylendiğinden yola çıkılır, ‘ne’nin ve ‘nedir’in karşılıkları aranır; bulunanlar kendince derlenir. Derlenenler, bütün zamanlar için geçerli sonuçlar çıkarılacak biçimde sınıflandırılır. İkinci yolsa alıntılara gerek görmektense savlarını bile gerekçelendirmeden, düşünme biçimini çoğun yoksayarak düşünceyi aktarma diye özetlenebilir.

Bu bağlamda felsefe-bilim’in bir savlar yığını olduğu ve bu savların hesabının verilmesi gerektiği, bu hesabın da tarihi arka plan, denel gerekçe, denenebilirlik ve denetlenebilirlik olduğu anımsanmalı. Demek ki felsefe-bilim, bilme ve öğrenme arzusunun sistematiği, sanat ise duyma ve duyumsatmanın...

Sanatın hayatı taklit etmesi çoktan gereksizliği anlaşılmış bir hata. Hatta yaşanılanın tıpkısıyla aktarımı, olanaksızlığı bir yana sanatdışılıktır da. Fakat örneğin, yazmak ile yaşamak arasındaki uçurumu güçlendiren bir metin ne denli edebiyat? Yaşanılan ancak yaşayanı ilgilendirir. Okurun ilgisini çekmekse sanatçının görevi. İlginçlik ne yaşanılmazlıktan medet ummayı gerektirir ne de abartıyı.

YÖN(TEM) SORUNU

Felsefe-bilim yeni ve özgün bilginin değil geçerli bilginin peşinde koşar; sanat ise handiyse bunun zıddına bir arzuyla yola çıkar. Buna karşın sanat bilgisi, yöntemsel ve sistematiklik bakımından felsefe-bilimle aynı kulvarı kullanır. Fakat doğası gereği o, olgular bilgisini değil yaratma bilgisini içerir. Eğer yazmayı kelimelerle beste yapmak diye alırsak bu anlamda edebiyat, olgular tarafından yönlendirilen temanın belirlediği sınırlar arasında sıkışıp kalan değil, olguların oluşturduğu birikintinin üzerine çıkarak okurunu dilediği yere sürükleyen, muhatabını da kurgulanmış bu yeni mekâna taşıyan bir izsürücülüktür.

Her gerçek edebiyat heveslisinin sanatsal vasiyetinin ilk ilkesi şudur: Kimse arkamdan “Merhum, yalın bir dille, akıcı bir üslupla kaleme aldığı ve herkesin okumasını hedeflediği yazılarında... ” diyememeli! Arkasından böyle bir cümle yazdıran biri, yaşarken sanatı öldürmüş hükmündedir; sanatçı değil sanat katilidir.

Bugüne değin kitleyi hedefleyen hiçbir gerçek sanat anlayışına rastlayamazsınız. Belki kitleyi avlamaya yeltenen, kitleyi bir yerlere taşımayı amaçlayan, fakat son tahlilde kitleden birkaç kıl koparmaya yönelik sanat kıpırdanışları görülebilir. Bu kıpırdanışlar da sanat yöntemlerini kullanarak icrayı sanat eyleme yerine, düpedüz bir başka amaca yönelik icra içindedirler. Sonuçta ürünleri sanata yakın düşse de eylemin ve anlayışın kendisini sanat saymak doğru olmaz.

Ne yaratma sırasında kolaylık’la ilintilenebilecek bir uğraştır sanat, ne de okuma aşamasında. Sanat, gerçeklik’in hatırını dostun hatırından üstün tutanların uğraşı olabilir ancak. Öte yandan, sanat muhatabı öylesine kolaycılığa alıştırılmış olmalı ki gördüğünü, görmek istediğinden başkaya yormayı aklına getirmiyor bile. Ama sanatçı dediğin, karanlığa seslenen biri değil ki! Şartlarını ve muhatabını göze almak zorunluluğunda.

SANAL DÜNYADA SANATIN YERİ

Yalnızca ‘eski’si olmayan bir toplum yeniyi sorgusuz bağrına basar.

İyi ya da kötü, hiç kimse kendi geçmişinden kaçamaz. Geçmiş, izi görünmeyen bir boyunduruk olarak herkesi bağlar. Modern olmak bu bağla ilişkiyi koparma anlamına gelmez; tersine bağın (varsa) esaretini ziynete dönüştürme yükümlülüğü getirir. Ülkemiz gibi modernitenin birçok öğesinin zorla dayatıldığı ve bu yüzden de haksız olmayarak ona başka anlamlar yüklendiği bir ortamda yaşayan sanatçının üzerine düşen, kendi çağının tanığı olmanın yanında, kendi çağına özgü anlam ve anlatım alanlarını da kavramadır.

Bu bağlamda modern olmak bir zihniyet sorunundan çok bir haberlilik ve yetkinlik sorunudur: modernitenin doğurduğu sorunları, modern anlatım tekniklerini bilerek ifade.

Modernite, iddia edildiğinin tersine, ne varolan gerçeklik’e elini sürdü ne de ruha dokundu. O kendi gerçekliğini yarattığı için insan ruhunu da dönüştürdü; hem yapısal bir dönüşümdü bu, hem de algısal. Postmodernite ise sanki ‘eski’ gerçeklikle barışmış gibi davrandı ve tüm gözlemcilerini buna inandırdı ama hem insan, hem de buna bağlı olarak onun gerçeklik algısı, zaten bir daha geriye dönmemecesine yeterince ‘başkalaşım’a uğramıştı. O yüzden de postmodernin sanal ‘ortam’ı internet, kendi gerçekliğini doğurmak zorundaydı: sanallık.

Her doğum bir ölüm(ün) habercisidir. Burada ölümün kendisi için geçerli olduğu öğe, sonsuzluk düşüncesi. Aynı zamanda sadakat ve uzun süreli uğraş için de geçerli bu durum. Fakat bu yeni doğan bebek, en çok düş gücünü öldürdü. Sanal alemin ürettiği slogan: düşleme, tıkla!

Sanallık’in sözkonusu edildiği bir ortamda nasıl olur da düş gücünün hükmü geçmez?

İşte sanat, en azından bu dönüşümü dillendirmek, şahitliğini üstlenmekle yükümlü. Yolu da, yönü de, yöntemi de buradan başlayarak aramalı.

Sanatta asıl nasıl tayin edilir?

Yön gösterici olarak edebiyat

Sahte ile asıl arasındaki fark yalnızca bilgi ile ayırt edilebilir. Bir sanatın bilgisi ya da bir sanat üzerine bilgi değil de sanat bilgisi/estetik ile. (Bizdeyse sanat bilgisi ne yazık ki hep ilk ikisi sanıldığı için, onca sanatçı yetiştirdiğimiz ve durumdan bunca sızlandığımız halde bırakın bir estetisyeni, bir eleştirmen bile yetiştiremedik. )

Sanat, gündelik hayatın dışındaki kimi şeylerin, bile isteyesiz fetişleştirircesine önemsenmesiyle başlar ve aynı yarı bilinçlilik içinde bu fetişleştirmeyi herkes için genel geçer bir gerçek haline getirme çabasıyla sürer. İşte bu çabada da sahici ile sahteyi ayırmada elimizdeki biricik yol, yeni bir bakış açısı, yeni bir yaklaşım, yeni bir anlamlandırma ve yeni bir anlatım düzeyidir. Çünkü sanat, temaları değil biçimi değiştirmekle yükümlü. Bu anlamda örneğin edebiyatın özel yükümlülüğü, kendisine karşılık gelen özü iletmede dilin öznel konumunu tayin edebilmek. İşte bu özelliğin farkındasızlık, ülkemizde edebiyatın kendi anlamını değil de, yan anlamlarından birini tanımlar hale geldi: yapmacık, içtenliksiz ve boş söz. Neredeyse bütün Türkiye edebiyatı, edebiyatın bu anlamına denk gelir halde.

Düzgün cümle kuramayan eblehlerin şair, cümle kurmayı şöyle böyle kıvıranlarınsa denemeci olduğu bir ortamda gerçek edebiyatçının yeri, ne yazık ki onca yakınılan o ünlü fildişi kule. Halbuki hiçbir kulenin bütün bir tebaayı barındırmaması, ancak küçük bir azınlığı kapsaması doğaldır. Böyle bir ortamda edebiyatçının konumu azınlıktan sızlanma değil, azınlığın hakkını verme olmalı. Edebiyatın hakkını vermekse ilkin özentisizlikle başlar ve görünmek yerine ‘olmak’ı öncelemekle sürer. Bu ise, bir dizi başka sorumluluğun yanında, hayat ile sanat arasındaki bağı sağlıklı tayin etmekle olanaklı.

Bizde de gerçekliğin aktarılmasında öncelenen yordam söz esaslıydı. Sözlü geleneğin dışarıda bırakılmasıyla yeri yazıyla doldurulmuş gibi görünen, aslında sözün gücünü öldüren yazı, en kestirme ifadesiyle anlam’a sınır getirdi. Anlama sınır getiren yazı, kendine özgü anlatım olanakları da sunmadı değil ama bu olanakların sağlıklı kullanımı bir yana, kendilerinden kural gereği haberdarlık bile, hele son 75 yıllık tarih dilimimiz içinde söz konusu bile edilemez. Çünkü biz harf değiştirirken yalnızca bir takım anlamlara işaret eden simgeleri değil, kendine özgü bir ruhu ve o ruha özgü duyarlılığı da değiştirdik. Peki değişen o duyarlılığa uygun davranabildik mi? Ne gezer!

Değişen harfler, bize yeni anlam alanları kazandırmak yerine yeni boşluklar, yeni belirsizlikler doğurdu. Üstelik tüm dünyaya meydan okuyacak bir anlam ve anlatım kudretine sahip olmanın en üstün semerelerini devşirmeye hazırken gerçekleşti bu kesinti. Kesintiye uğramış bir medeniyetin zihni emekleme dönemindeki bir nesli olarak kaderimiz, anlatma gücüyle değil anlaşma arzusuyla sınırlı.

Bu sınıra bir de yazının kendisinin getirdiği ‘sınır’ı eklerseniz, genelde sanatımızın, özeldeyse edebiyatımızın kudret sınırlarındaki sığlığın etmenini de bulmuş olursunuz. Edebiyat üzerine söylenecek her söz, ne yazık ki bu acı gerçekle başlamak zorunda. Edebiyat bir gerçeklik aktarımı olmadığı, edebiyatçı bir hakikatperest olmadığı halde, edebiyat ile gerçeklik arasında yine de bir bağ vardır ve bu bağ, edebiyatın ‘gerçeklik’i (kendi gerçekliğini) aktarımında ortaya çıkar.

yazikonusu-kultur-sanat
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©