Make your own free website on Tripod.com

 


KAPAK/SÖYLEŞİ
SÖYLEŞİ: BURHAN METİN
 

“AB’yi isteyenler Türk halkını değil,
Avrupa’yı ikna etsinler”

 
AB’ye karşı olmak demek dünya karşıtlığı demek değildir, hainlik demek değildir, dünyaya kapanmak değildir. Böyle olmuş olsa AB’ye tam üyeliklerin onaylandığı referandumlar var, aşağı yukarı bütün Avrupaülkelerindeki referandumlarda %55 civarında evet çıkar, %45 civarında hayır çıkar.

İlhan Kesici... Eski DPT müsteşarı, ekonomist ve siyasetçi. Türkiye sorunlarına mesleğinin ötesinde bir fikir adam olarak kafa yoran, özellikle ekonomi alanındA yetkinliği ile bilinen sıradışı bir siyasetçi. Sayın Kesici ile AB eksenli bir sohbet yaptık. Realist ve aklı selim, bakış açısı ve ilginç analizleriyle zevkli ve doyurucu bir söyleşi çıktı.

 

YARIN: Türkiye gündemi AB’ye üyelik eksenli tartışmalara yoğunlaştı. Hükümetin başarısızlığı ve ekonominin çöküşünden çok, hükümet ortağı bir siyasetçinin oyun kurma yeteneğinin de etkisiyle Türk halkını AB’ye girmeye ikna etme kampanyası başlatıldı. Öncelikle Türkiye için; AB nedir, nedeğildir?

İLHAN KESİCİ: Türkiye-Avrupa Birliği hikayesi yahut Avrupa Birliği meselesi Türkiye için devlet bakımından birinci derecede güvenlik meselesidir. Yani, 2. Dünya harbinden sonra hatta cumhuriyetle beraber, Türkiye hep içinde yaşadığı coğrafyası itibariyle de güvenliği birinci derecede dikkate alan bir ülke olmuştur. Öyle olmak mecburiyetindedir. Bundan sonra da öyle olacaktır. Bu espriden olmak üzere hep Avrupa’nın içinde yer almak istedik biz. Yani Avrupa’daki bütün kurumların, 2. Dünya harbi ertesinde kurulmuş olan,  Avrupa’daki bütün kurumların Türkiye ya kurucu üyelerinden birisidir veyahut kurulduğu andan hemen sonra o kurumlara girmek için müracaat eden bir ülkedir. Avrupa Birliği de bunlardan bir tanesidir.1957 yılında bütün Avrupa bakımından da ne olduğu ne bittiği tam anlamıyla belli olmadan Roma Anlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu -o zamanki adı- kuruldu. Türkiye, 1959 yılında buna müracaat etti. Biz aynı zamanda bütün bu Avrupa’daki gelişmeleri yine güvenlik noktayı nazarından alınmak üzere Yunanistan’la hep beraber hareket etme üslubundayızdır. Biz hangi davranışı yaparsak Yunanistan benzer davranışlarda bulunur, Yunanistan hangi davranışta bulunursa biz benzer davranışta bulunuruz. Bu siyasi bir güvenlik meselesidir. Bu çok önemlidir. Hala da Türkiye bakımından birinci derecede önemli olması gereken hadise o. Elbette ekonomik boyutu filan ayrıca vardır. Belki ekonomik boyutu ilerde siyasi boyutunun önüne de geçer, geçmelidir. Ama başlangıç noktamız bizim siyasi güvenlik meselesidir. Türkiye 1959 yılında Avrupa’nın yeni olan bu kuruluşunun, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun içinde yer almak istedi. Yunanistan’da 1959 yılında müracaat etti. 1960 ihtilali girdi araya. Başvuruyu Demokrat Parti yapmıştı. Yani DP AET’den yanaydı. 60 ihtilalinden sonra 1963 yılında adına Ankara Anlaşması dediğimiz anlaşmayı biz Ankara’da imzaladık. Bizden bir ay evvelde adına Atina Anlaşması denilen anlaşmayı Yunanlılar Atina’da imzaladılar. Aşağı yukarı 60 maddelik bir anlaşmadır bu. Noktasına virgülüne kadar aynıdır. Ama o zamanki AET Avrupa’da bizimle Yunanistan arasında bir sorun yaratmak istemiyordu. Biz de öyle istemezdik. Onlarda her an bu isteğimize uygun davranırlardı. İmzalayan İsmet Paşa olduğuna göre, 1963 yılında, demek ki, Türkiye’nin ikinci siyasi ana damarı olan Cumhuriyet Halk Partisi’de AET’den yana. Veya bugünkü adıyla Avrupa Birliği’nden yana.

Bu bakımdan bence, Türkiye’de AB karşıtları, AB’ye girmek istemeyenler, AB’ye girmek istemeyen lobi diye bir şey sözkonusu değil. 1960’dan aşağı yukarı 28 Şubat 1997’ye kadar bu iki damar, AB’den yana oldu. AB’ye sadece eski adı Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi vs. denilecek olan, o karşıydı. Anlaşılabilir itirazları vardı. O dini merkezli olarak karşıydı. Gerek AET’yi  gerek AB’ni daha sonraki süreçte bir Hıristiyan Kulübü olarak görüyor idiler. O zaman Müslümanların Hıristiyan kulübünde işi yok diyor idiler. İtiraz eden bir tek o kesim vardı. Bir de İsmet Paşa, sonraki Ecevit. Ecevit, yeni bir değişiklik yarattı. CHP ekolünde, ana damarında. Onlar da AET’yi daha ekonomik emperyalist bir organizasyon olarak algıladılar, gördüler. Ve emperyalizme karşı duruş mahiyetinde olmak üzere slogan olarak “onlar ortak biz pazar” olacağız. O yüzden biz, AET’ye karşıyız dediler. 1978 yılında Bülent Bey başbakan olduğu anda da AET’yle olan ilişkileri dondurma kararı aldı. Yani şimdi, AB’den yana olan Bülent Ecevit ve o zamanki CHP, AB ile olan münasebetlerimizi dondurma kararı almış olan yegane siyasi şahsiyet ve yegane siyasi otoritedir.

YARIN: Bugünkü siyasal partilerin AB karşısında tutumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 İ.KESİCİ: MHP çizgisi bazen AB’den yana gibi, bazen AB’den yana değilmiş gibi görünür idi. Ama şimdiki haliyle de resmi beyanları da ortada. Milliyetçi hareket çizgisi de AB’den yana. Siyasal İslamcı denilebilecek olan kesimler de AB’yi artık bir Hıristiyan kulübü olarak görmekten vazgeçtiler. Sosyal demokrat kesim AB’yi ve Avrupa Ekonomik Topluluğunu bir ekonomik emperyalizm organizasyonu olarak görmekten vazgeçtiler. Milliyetçiler acaba ulus devlet endişemizi sıkıntıya sokacak bir hal olur mu diye düşünmekten vazgeçtiler. Öyle bir şey olmadı. O zaman hiçbir ana siyasi damar AB’ye karşı pozisyon alıyor değil.  İlaveten AB’ye karşı olmak demek dünya karşıtlığı demek değildir, hainlik demek değildir, dünyaya kapanmak değildir. Böyle olmuş olsa AB’ye tam üyeliklerin onaylandığı referandumlar var, aşağı yukarı bütün Avrupa ülkelerindeki referandumlarda %55 civarında evet çıkar, %45 civarında hayır çıkar.

Şimdi o zaman AB’nin yaklaşık nerdeyse %40’ını dünyaya düşman ilan etmek lazım. Ve hiç kimse yadırgamaz garipsemez AB’ye ülkesinin üye olmasını istemeyen insanlarını; yadırgayıp garipseyip bunları tukaka ilan etmek, hain ilan etmek gibi bir şey kimsenin aklından, hayalinden geçemez. O bakımdan Türkiye’deki AB’ciler veya kendilerini AB’ci diye takdim eden insanlar bu üsluplarından vazgeçmelidirler. İnsanlar AB’ye karşı olabilir. İnsanlar Türkiye’nin menfaatlerini, ekonomik menfaatlerini, siyasi menfaatlerini AB’de görmeyebilirler. Bu çok normal bir şeydir. Ama benim gördüğüm kadarıyla, Türkiye’de ben dahil hiçbir siyasi damar, AB’ne karşı değil. Çünkü biz haklı ve doğru olarak ölçmüş, biçmiş, düşünmüş tarihten gelen tecrübelerimizi de ortaya koyarak, duygularımızı düşüncelerimizi de ortaya koyarak, Avrupa kurumunun içinde, ekonomik kurumsa, ekonomik kurumunun içinde, siyasi kurumsa, siyasi kurumunun içinde olmayı kendimiz bakımından hem siyaseten hem  güvenlik endişelerimiz bakımından hem de ekonomik kaygılarımız bakımından doğru  ve haklı görmüşüz. Bu bakımdan AB’ye karşı hiç kimsesi yok Türkiye’nin. Şimdi diyelim ki, anket yapıldığında, AB’den yana mısınız değil misiniz gibi bazı anketler, herkes başka bir şey söylüyor, ama %60 ile %75 arasında evet çıkıyor. Şundan emin olmak lazım ki. AB’nin Türkiye’yi alma ihtimali yüksek görüldüğü anda bu rakam %60-%70 olmaz, %98 olur. Yani belki de AB’ye üye olmuş olan ülkelerin tamamından çok daha yüksek oranında AB’ne evet diyen insan topluluğu çıkar Türkiye’de. Ama AB’ye Türkiye’yi sokmakla görevli olan insanların siyaseten Mesut Yılmaz Bey’in, sivil toplum örgütü mahiyetinde olmak üzere İKV’nin diğer bazısı meslek odası bazısı meslek kuruluşu bazısı sivil toplum örgütü gibi nitelendirilebilecek olan bazı çevrelerin yaptıkları, yani Türkiye’nin AB’deki temsilcileri olmak yerine AB’nin Türkiye’yi dövme temsilcisi filan tarzında davranıyorlar. İnsanları biraz bu anti Avrupa duygusunu da yeşertmekte bunlar bire birler. Yani Mesut Yılmaz Bey’e bakınca, yahut öbür insanların Türkiye AB ilişkilerinin nasıl olması lazım geldiği davranışlarına ve laflarına bakınca, Türkiye’de normal AB’den yana olan insanlar bile, bunlara bakıp papaza kızıp oruç bozacaklar yani. Bu bakımdan böyle bir Türkiye’nin AB meselesi öncelikle güvenlik meselesidir.

YARIN: Türkiye – AB ilişkilerinin bir de resmi süreci var. Bu süreç doğru işliyor mu?

 İ.KESİCİ: 1963  Ankara Anlaşması iyi bir anlaşmadır çerçeve anlaşmadır. Ama asıl ilişkilerimizi kuvvetlendiren Türkiye’nin en çok kazanım elde ettiği ikinci anlaşma biz adına Katma Protokol diyoruz ama İngilizcisinden hareketle daha doğru bir Türkçe bulalım. İngilizcesi, Additional Protocol. Yani ilave protokol, ek protokol. 1963 anlaşmasının tamamlayıcısı mahiyetinde. Türkiye şu anda kazandığı her ne var ise, AB ile olan ilişkilerinde, Avrupa’da yaşayan insanlarımızın şimdi unutuldu o işler; ailelerinin birleştirilmesi, gençlerin okutulması, ebeveynlerinin yanına getirilmesi, götürülmesi, orada elde etmeleri gereken haklar hukuklar, her neyse, tamamını 1971 Ek protokolü ile elde etmiştir. Şimdi ondan sonra buna bağlı olmak üzere biz başta DPT olmak üzere Avrupa Ekonomik Topluluğu ile olan ilişkilerin tanzimi buna göre insan yetiştirmesi, buna göre şimdi yüz bin sayfayı bulduğu ifade edilen topluluk müktesebatı topluluk hukuku vs. denilen şeye göre yüzlerce, binlerce insanı senelerden beri biz Brüksel’e göndeririz, kurslardan geçiririz, eğitiriz, üniversitelerimizde AB kürsüleri, AET kürsüleri kurduk. Oralarda adamlar filan yetiştirdik. Asıl yapmamız gereken hadiseler bunlardır. Bu işleri daha da geliştirmekle görevli olan, o münasebetle kurulmuş vakıflar (İKV), o münasebetle kurulmuş en son organizasyonlar, AB işleri ile ilgili genel sekreterlik, o münasebetle ithaf edilmiş başbakan yardımcılığı (Mesut Yılmaz). Yani bütün bunlarla ilgili işler yapmaları yerine, bunları Avrupa’ya takdim etmeleri, Avrupalının beynini yıkamaya çalışmaları yerine, gelip sanki buradaki insanları dövüyorlar. O yüzden bu yanlıştır. Ve ters tepiyor. Avrupa karşıtları var filan diyorlar. Avrupa karşıtlığını bunlar yaratıyorlar. Çünkü bir de bu işleri bilen insanları var Türkiye’nin. Bunların sundukları bilgiler doğru bilgiler değil. Kirli bilgiler. Yanlış bilgiler dezenformasyon var. Yani çarpıtıcı bilgiler falan var. Başbakan yardımcısının Türkiye’de durmasına gerek yok. O başbakan yardımcısının Türkiye’de dolaşıp anlatması yerine, durmadan Avrupa’da dolaşıp Avrupalı devlet adamlarına etmeyin tutmayın, bu işin doğrusu  budur, böyle olmalıdır demesi lazım. Ama zor bir iştir, ciddi bir iştir. Onu yapmak yerine, gelip, Türkiye’de caka satmak, ben AB’ciyim, ama benim karşımdaki bütün herkes, AB’ye karşı, kahrolsunlar, demek işin en kolay yolu.

YARIN: Türkiye’nin 13. aday ülke sıralamasına, alınmasının anlamı nedir?

 İ.KESİCİ: Biz 1959 yılında, AB’ye müracaat ettiğimiz zaman -AET’ye müracaat ettiğimiz zaman- ve AET’yi kuran bütün ülkelerle aynı siyasi ve askeri kampta yer aldığımız zaman, şimdi doğu ve merkezi Avrupa ülkeleri ve Balkan ülkeleri olarak nitelendirebileceğimiz AB’ye aday 12 ülkenin 10 tanesi tam bir düşman kampta yer alıyordu, 1959 yılında. Askeri kamp olarak Varşova Paktı, ekonomik kamp olarak da Comekon’da yer alıyorlardı. Biz 1963’de anlaşmayı imzaladığımız zaman da, bu iş böyleydi.1971’de anlaşmayı imzaladığımız zaman da, bu iş böyleydi. Hatta 1995’de gümrük birliğine girdiğimiz zaman bile, neredeyse henüz, o işler öyleydi. Şimdi bizim gücendiğimiz ve samimi bulmadığımız nokta şudur: Biz 50 yıl bütün bu kurumların içerisinde, AB’nin bütün nerdeyse müktesebatının özünde beraber hareket ederken, birden bire 50 yıl düşman kampta yer almış olan ülkeler bizim önümüze geçtiler.

Bizim önümüze kendileri geçmediler, geçirildiler AB tarafından. Avrupa Topluluğu 1960’dan 1993 yılına kadar 33 sene genişleyelim mi, derinleşelim mi tartışması içerindeydi. Derinleşmenin de üstün temsilcileri vardı. Genişlemecilerin de üstün temsilcileri vardı. Muhtemelen Doğu Bloku -Sovyet Bloku- çökmeseydi, genişlemeci bir pozisyon yerine derinleşmeci bir pozisyon alacaklardı. Ama Sovyet bloku çöküp de, o eski komünist olan  Avrupa ülkeleri ortada kalınca genişlemeci strateji derinleşmeci strateji ile birleşti. O zaman tek paraya geçiş, tek merkez bankasına geçiş, Euro alanının yaratılması vs. gibi bir yandan buna uygun ülkelerle derinleşelim, bir yandan da bu kriterlere uymayan ülkelerle de genişleyelim kararını aldılar. Ve genişlemenin kriterlerini 1993 yılında ilan ettiler. Ekonomik kriterlerini Mastrich Zirvesi’nde ilan ettiler, siyasal kriterlerini de daha ziyade Kopenhag Zirvesi’nde ilan ettiler ve 1997 yılına gelindiğinde kimlerle genişleyeceklerini karara bağladılar. Türkiye bunun dışındadır. Yani 1997 yılında on iki Avrupa ülkesi ister Kopenhag kriterlerine uygun durumda olsun isterse olmasın bunlarla genişleme kararı aldılar. Peki kriterlere uymadan kriterleri yerine getirmeden AB’ye üye olabilecekler mi? Hayır. Kriterlere uyum ne zaman yapılacak? Kriterlere uyum, tam üyelik müzakereleri sürecinde yapılacak. Yani Bulgaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya vs bunlar Kopenhag kriterlerinin bi hakkın tamamını yaptıktan sonra üyelik müzakerelerine başlamış değiller. Üyelik müzakerelerine başladığı an onlara denildi ki; senin üye olabilmen için bu kriterlerin tamamını karşılaman lazım. Tamamını karşıladığın gün biz seni üye alacağız. Hadise budur. 1997’de Türkiye’yi mutlak dışarıda bıraktılar. Türkiye nasıl kendisini güvenlik ve siyasi hislerle AB’nin içerisinde görmek istiyorsa o zaman da mutlak dışarıda kalmasına karşın müeyyide olarak da yine güvenlik ve siyasi davranışlarda bulundu. 1999 yılında Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’yi de aday adayı yaptılar, öbürleri üyelik adayıdır. Türkiye, üyelik aday adayıdır. Yani orda bir ayrımcılık yapıldı. Biz buna, bu ayrımcılığa hemen Helsinki Zirvesi’nin ertesinde çok dikkat çektik. Başkaları da çekti, hala da çekiliyor. Ama asıl bizi Avrupa ile birleştirmek isteyen insanların ya dünyadan haberleri yok ya nüanslara hakimiyeti yok-bilgileri eksik- ya da bile bile lades ediyorlar. Bu ayrımcılığın ortadan kalkması lazım. Bulgaristan’dan, Romanya’dan, Slovakya’dan, Slovenya’dan ve diğer ülkelerden tam üyelik müzakereleri sürecinde istenenlerin Türkiye’den üyelik takvimi-bırakın üyelik sürecini yani tam üyelik müzakereleri sürecini- üyelik takvimi verilebilmesi için bile hepsini tamamladıktan sonra gelin demek, ayrımcılıktır ve kötü niyettir. Kötü niyetin başka göstergeleri şunlardır. Şu ana kadar hiçbir kayda değer Avrupalı devlet adamı Türkiye’nin AB’ye üye olması lazım geldiğini ne açık platformlarda ne kapalı platformlarda ifade etmedi.

YARIN: Türkiye lehine bir müzakere sürecinin temel parametreleri nelerdir?

İ.KESİCİ: Şimdi lafı netleştirelim. Bir yere düğüm atalım. Yani bizim yegane istediğimiz Bulgaristan statüsünün verilmesidir. Diyecekleri şey basittir. Demeleri gereken şey Türkiye Bulgaristan’la aynı settedir. Hadise bundan ibaret, ondan sonra Türkiye üstüne düşen işleri görevleri yapmıyorsa biz bunu yapmayanlara her şeyi söyleyelim.

Yani İKV’yi şimdilik ayrı tutalım ama onu anlamak zordur. Muhtemelen kendilerine daha ileri bir siyasi pozisyon elde etmek istiyorlar. Ve belki de siyaseten de bir müttefik bulmuş oluyorlar.

Kopenhag Kriterleri dediğimizde herhangi bir insana profesöründen manavına kadar bir spectrum içerisinde herhangi bir insana sorduğunuzda ilk akla getirilenler Kürtçe televizyon, Kürtçe eğitim, anadilde eğitim vs. gelmiş olacak. Neden başka hiç bir şey gelmiyor da bu gelmiş olacak. Burdan şu çıkar. AB bizim sırtımızdan bizim Kürtlerimizin hamili, rolüne soyunmuştur. Ve elde etmiştir. Diyelim şimdi bizim Kürt vatandaşlarımıza, Kürt orijinli vatandaşlarımıza arkadaşlarımıza kardeşlerimize sor, AB’yi ve mesela Almanya’yı çok seviyor gibi, sever gibi davranıyordur. Neden? AB bizim Kürtlerimize herhangi bir şey vermiş  midir?

Günlük hayatlarının daha derli toplu hale gelmesine hayat standartlarının yükselmesine, eğitimlerinin yükselmesine, daha bir refah topluluğu haline gelmeleriyle ilgili beş kuruşluk bir faydaları olmuş mudur? Hayır. Sadece bizim sırtımızdan adam şu şöyle olmaz, bu böyle olmaz filan haliyle bedavadan Orta Doğu coğrafyasından -yani sadece Türkiye’nin içini söylemeyelim burada- Türkiye’de olan biten her işe bir Orta Doğu coğrafyası kapsamında bakılmazsa her iş yanlış olur. Bütün Orta Doğu coğrafyasında beş lira harcamadan hiçbir risk almadan Kürtlerin bizim Kürtlerimizin de diğer Kürtlerin de nerdeyse hamisi rolünü elde etmişlerdir değil mi? Buradan, benzer şeyi Mesut Bey’in davranışı için, benzer şeyi, başkalarının davranışı için de görmek mümkündür. Mesut Bey’in için 1983’den bu yana bakanlık, başbakanlık, başbakan yardımcılığı yapmış bir insandır. Yani, Doğu, Güneydoğu Anadolu’ysa kışkırtmaktır orayı değil mi? Bir tane taş üstüne taş mı konmuştur. Hayır. Bir tane ağaç mı dikilmiştir? Hayır. Ama AB’nin sırtından Kürtlerin sempatisini kazanma gibi bir siyasi davranış içerisinde görüyorum.

YARIN: Peki, TSK’nın AB’ye gizli ya da örtülü olarak karşı olduğu gibi bir iddia var. Siz katılıyor musunuz?

İ.KESİCİ: Burada ifade edilmemekle birlikte güya Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulus devlet noktayı nazarından ve egemenlik tanımı itibariyle AB gibi supra nasyonalite özellikleri de olan parametreleri de olan bir organizasyona girmek istemeyeceği fikrini pompalıyorlar. Bu tamamiyle yanlış olan bir stildir. Özellikle bizim ordumuz, dünyadaki başka ordulardan daha ileri derecede olmak üzere supra-nasyonaliteye hiç itiraz eden bir ordu değildir. NATO, askeri açıdan mesela bir supra-nasyonalite ihtiva eder. Türk ordusu NATO’nun üyesidir. Türk Devleti NATO’nun üyesidir. Türk ordusu da NATO konsepti içerisindedir. Öyle olunca NATO’nun başkomutanlığı vardır. NATO’nun bölge komutanlıkları vardır. Biz başkomutanlıkta alınan kararları bölge komutanlıklarında alınan kararları uygularız. Yani biz supra nasyonaliteyi askeri anlamda kabul etmiş durumdayız. Kaç senedir? Tam 50 senedir. 1952’den bu yana. Buna da milli ordudan hiçbir itiraz yoktur. İki, Avrupa siyasi organizasyonunun yani AB’nin şimdilerde kurmak istediği  Avrupa Güvenlik ve Savunma Ordusu, Avrupa Ordusu kimliği vs. politikası, projesi bunun içerisinde yer almak için biz çırpınıyoruz. NATO’daki bütün gücümüz, kudretimiz dahil olmak üzere, tamam biz de bu Avrupa ordusunun içerisinde yer alalım diye çırpınıyoruz. Çırpınan kim? Siyasiler değil. Çırpınan Türk ordusu. Türk Silahlı Kuvvetleri. Hatta kendi gücümüz yetmiyor, bazen Amerika’yı, NATO’nun en üstün devleti olması münasebetiyle Amerikan nüfuzu Amerikan gücünü de zorlayarak Avrupa ordusunun içerisinde yer almak istiyoruz. Ama adamlar almıyorlar. Bütün bunları topladığınız zaman asıl AB’ye Türkiye’de girmek istemeyenlerin olduğu gerçeği  çıkmaz. AB’nin Türkiye’yi AB’nin içine almamak, niyeti direnci ortaya çıkar. Ama bizim işimiz bu direnci kırmaktır. Kendi içimizde bir direnç yoktur. Avrupa’nın direnci vardır. Bu işten gelen bir başbakan yardımcısının, bu işten gelen bir başbakanlığın birincil görevi de Avrupa’nın direncini kırmak olmalıdır.

Yoksa AB’ye üye olsa diye uyduruk raporlar hazırlıyorlar. O tür raporları hazırlayanların kariyerleri ellerinden gider medeni bir memlekette yani.

YARIN:AB, Türkiye’ye nasıl bakıyor ve gelecek politikası nedir?

İ.KESİCİ: AB’nin muhtemelen bizimle yapmak istediği şey şu; Türkiye AB’nin içerisinde olmamalıdır. Bu, Türkiye ile ipleri koparacak noktaya getirmeden temin edilmelidir. Çünkü hepten ümitsiz kalınması halinde de, al atını ver tımarımı denilir. Bu coğrafyada bazen de öyle olur bu işler. Belki de öyle olması lazım gelir bazen. Ama bu noktayı, hem biz böyle istemiyoruz, bir yandan devlet olarak ve halk olarak, bir yandan da AB bunun böyle olmamasını istiyor. Ama içeriye de katiyen almak istemiyor. Öyle olunca da ben tam üyelik müzakerelerinin başlatılabileceğine hiç ihtimal vermiyorum bu gidişle. 2010 yılına kadar da dahil olmak üzere ihtimal vermiyorum. AB’nin muhtemelen Amerika’nın da özellikle Batı camiasının içerisinde Türkiye’nin rolünün, Türkiye’nin yerinin de Batı’dan fazla uzaklaşmaması lazım geldiği düşüncesiyle gümrük birliğiyle tam üyelik arasında bir siyasi pozisyon yaratmak istedikleri kanaatindeyim ben. Türkiye’nin de bunu düşünmesi lazımdır. Yani bunun üzerine düşünce üretmesi lazımdır, ekonomik ilişkilerini ve siyasi ilişkilerini böyle bir senaryoya göre de düşünür olması lazımdır. Ama bunu yapacak olanlar yine deminki söylediğimiz, kurduğumuz kurumlardır. Onlar da hayal aleminde geziyorlar. Yanlış hayal aleminde geziyorlar.

Yayınlanan rapora göre AB bir cennet ekonomik olarak Türkiye için. Bir cennet, ben de öyle olduğuna inanırım. AB’ye girmiş olan bir Türkiye güvenlik endişesi nerdeyse minimuma inmiş bir Türkiye’dir. Siyasi endişeleri nerdeyse sıfıra inmiş bir Türkiye’dir. Ekonomik kazanımları çok yüksek olacak olan bir Türkiye’dir. Böyle bir hale karşı çıkacak bir Türk’ün kafadan uçuk olması lazımdır. Öyle bir Türk’te yoktur. Girmesi halinde, alınabilir olması halinde, öyle bir Türk, ben tanımıyorum, şu ana kadar da tanımadım. Ama karşılığında bizden istenene bakılırsa öyle takdim ediliyor ki, hiçbir şey. Öyle bir cennetin karşılığında hiçbir şey istenmiyor. Mesela bir tek anadilde eğitim ver, bu yeter. Bir tek anadilde eğitim verdiğin şeylere televizyon kurma hakkı da ver tamam yani. Bir de idam kararını kaldır, değil mi? Şimdi takdim edilen bu. Bu çok küçük bir şey değil mi? Bence cennetin yanında zekatı olmaz yani. Zekatının zekatı, zekatının kırıntısı olmaz böyle bir AB’ye girme işinin. Bunlar yapıldığında AB’ye girilecekse ve bunlar yapılmadığında da AB’ye girilmeyecekse bunları yapmayan insanı sokakta yürütmez Türkiye. Ama böyle bir hal bu. Ama bu yok.

O yüzden bizim devlet yöneticilerimiz, bizim bu işlerle görevli arkadaşlarımız lütfen bizi bu 65 milyon insanı eğer idamı kaldırmazsa Avrupa’ya giremez, kaldırdı anda girer. Eğer Türkiye Kopenhag Kriterleri’ni yapmazsa giremez, diye kandırmasınlar. Girememesinin sebebi budur. Bunu yaptığı anda girer gibi aldatmacadan, yanlış bilgi vermekten, kendilerini alıkoymaları gerekir.

YARIN:AB’ye girersek bölünür müyüz?

İ.KESİCİ: Ben güvenlik kaygısı derken bölünme kaygısını içinde mütalaa etmiyorum. Yani ben Türkiye’nin bölüneceğine inanmıyorum. Türkiye’nin bölünebileceğine inanmıyorum. Ama Türkiye’nin bölünmeyle ilgili midesinin kanatılıyor olduğunu görüyorum.

YARIN: Peki AB’ye girmezsek ne olur?

İ.KESİCİ: Biz zaten Avrupa kurumlarının siyasi bacağı hariç bütün kurumlarının içindeyiz. Biz AB’ne üye olmasak da, şimdi AB’ne üye olmayan Norveç var. O Avrupa ile ilişkilerini sıfırlamış bir ülke demek değil ki. Bizim de Avrupa ile olan ilişkilerimizin sıfırlaması gibi bir şey katiyen sözkonusu  değil. Ama Türkiye’nin yapması gereken bu AB’ne karşı şöyle tavır, böyle tavır almaktan ziyade, Türkiye’yi, AB konusunda ekonomik kalkınma konusunda, dış ilişkilerinin daha iyi tanzim edilmesi konusunda, halkının daha rahat, daha müreffeh yaşaması ve hayat standardının yükseltilmesi konusunda, işlerini yapamayan bu siyasi heyetlerden bu siyasi yöneticilerden kurtulmasıdır. Türkiye onu yapacaktır.

YARIN: AB dışı ittifak ve alternatifler ne kadar gerçekçidir?

 İ.KESİCİ: Türkiye’de, bu coğrafyada dünya ölçeğinde Amerika ile tam bir ittifak içerisinde olmadan olmaz. Avrupa ile önemli bir ittifak içerisinde olmadan olmaz. Kendi komşuları ile yani İran, Irak, Suriye eski Osmanlı coğrafyası Filistin, İsrail, Arabistan, Mısır hatta Libya ve Balkan devletleriyle çok iyi ilişkiler içerisinde olmadan yine olmaz. Hazar Havzası ve Hazar’ın doğusundaki Türk Cumhuriyetleri ile çok iyi ilişkiler içerisinde olmadan da olmaz. Demek ki Türkiye de dış politikada veya devlet adamlığında lazım gelen standartlar çok daha yüksektir. Böyle olması lazımdır. Türkiye’nin yapması gereken budur. Yoksa kıvamı içerisinde AB’ye üye olmak Türkiye için çok iyi bir şeydir. Ama üye olmamak, böyle ölümlerden ölüm filan değildir.

DİNİ TEMELLİ PARTİLERİN NEO BATICILIĞI

YARIN: Dini temelli partilerin neo-batıcılığını nasıl görüyorsunuz?

 İ.KESİCİ: Batı dünyasının içerisinde yer almamayı daha önce marifet gibi görüyor iken birdenbire bu dünyaya karşı olmak artık marifet değilmiş düşüncesi ulaşan bu partilerin Batı, Avrupa ve Türkiye meselesini, tarifini netleştirmediği, kavrayamadığı kanaatindeyim. Mesela diyelim ki, başörtüsü meselesini Türkiye’nin çözmesi lazım, başörtüsü meselesinin Türkiye’nin çözmesinin bir tane yolu var, doğru düzgün yolu var, o da TBMM’de bununla ilgili bir yasal davranışta bulunmak. Yani 2 tane 3 tane 4 tane tam anlamıyla bunu ana tema eden parti var. Ak Partisi var. Saadet Partisi var. Milliyetçi Hareket Partisi var. Bunların ana teması. Hatta merkez sağın partileri. Anavatan Partisi var, DYP var. diyelim ki sol partiler buna karşı. Diyelim ki yani öyleyse bu üç tane partinin oylarının toplamı 420. Anayasa mani ise, anayasayı değiştirirler. Kanun mani ise, kanunu değiştirirler. Hiç böyle bir davranışta bulundukları yoktur.

Başörtüsü meselesinde TBMM’ye getirmek yerine, Brüksel’e götürmeyi tercih etmek yanlış bir davranıştır.

yazikonusu-Kapak-Söyleşi
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©