Make your own free website on Tripod.com

 


KAPAK
MEHMET DUMAN
 

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN SİYASAL EKONOMİSİ

 
Amaç fonksiyonları açıkça tanımlanmadığı sürece AB ile entegrasyona taraftar veya karşı olmanın kendi başına fazla bir anlamı olmadığı halde, böylesi bir tavır bile Türkiye’de siyasal grupların iktidar mücadelesinde belirleyici olabilmektedir.

II. Dünya savaşının ardından yıkılan Avrupa’nın tekrar eski gücüne kavuşması ve Doğu Bloku karşısında direnç gösterebilmesi için bir taraftan ABD’nin Marshall Planı çerçevesinde yardımları sürerken, diğer taraftan da Avrupa’da bir birlik fikrinin doğup geliştiği görülmüştür. Bu birlik fikrinin temelinde dağınık Avrupa devletlerinin ABD ve Sovyet Bloku karşısında tek tek varlık gösteremeyecekleri, Avrupa’nın Roma İmparatorluğu dönemindeki eski gücüne kavuşması ve dünya siyasetinde belirleyici bir güç halini alması için Birleşik Avrupa Devletinin kurulması gerektiği fikri yatmaktadır. Öncelikle Avrupa Ekonomik Topluluklarının kurulmasına bakarak Avrupa’da birlik fikrinin yalnızca iktisadi refah ihtiyacından kaynaklandığını söylemek gerçeği tam ifade etmez. İşe iktisadi ihtiyaçlardan başlamak bir taraftan birliğin tedricen sağlanmasını kolaylaştırırken, diğer taraftan da uzunca bir milliyetçilik ve ulus devlet geçmişi olan Avrupa toplumlarının tepkilerini azaltmaya yönelik bir yöntem görevi ifa etmiştir. Birleşik Avrupa fikrine savaş sonrası konjonktür de yardım etmiştir. Şöyle ki, savaş sanayiinin temeli olan Almanya’nın kömür ve çelik kaynaklarının uluslar arası denetime açılmasını arzulayan Fransa’nın isteği ile, savaşın yenilgi ve sorumluluğunu bir dereceye kadar hafifletme ve yeniden sahneye çıkma ihtiyacında olan Almanya’nın isteğinin birlikte gerçekleşme fırsatı ortaya çıkmıştır. Birleşik Avrupa Devletinin Federasyon mu konfederasyon mu olması gerektiği tartışmaları arasında önce Paris Anlaşması (1951) ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), ardından Roma Anlaşması (1957) ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) kurularak Birleşik Avrupa Devletine giden yol fiilen başlamış oldu. Zaman içinde kurucu anlaşmalarda gelişen ihtiyaçlara göre değişiklikler yapılmış; topluluk organlarının birleştirilmesi (1967), Tek Senet (1987), Maastricht (1992) ve Amsterdam Anlaşmalarıyla (1999) yapılan değişiklikler siyasal amaçları ön plana çıkarmış ve AB bugünkü şeklini almıştır (Karluk, 2002; 115). Daha Avrupa Toplulukları kurulurken gelecekteki federal bir “Avrupa Birleşik Devletleri”nin kurulması düşünülerek kurumsal yapısı şekillendirilmiştir (Bozkurt, 1997; 230). AB bugün özünde, öyle ifade edilmese de, üye devletlerin yeni bir federasyonudur (Rupp, 2002; 66). Dolayısıyla AB’ye üye olmak federasyona katılmak anlamına gelmektedir.

Bugün 15 üye ülkenin oluşturduğu AB, supranasyonal bir entegrasyon olup 375 milyon nüfusu, 3.191 milyon kilometrekare yüzölçümü, 7.6 milyar EU toplam, 25 bin EU kişi başına  GSMH’sı ile dünyanın en büyük ve en önemli iktisadi alanını oluşturmaktadır (TİSK, 2002). Ayrıca AB’ye üyelik yolu açık 12 Merkezi ve Doğu Avrupa ülkesi ve Türkiye’nin de katılımı halinde AB’nin büyüklüğü ve önemi çok daha artacaktır.

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

Türkiye-AB ilişkilerini Türklerin Batılılaşma macerası bağlamında ele almak, içinde bulunduğumuz ilişki ve çelişkileri anlayabilmek ve açıklayabilmemize yardımcı olabilir. Türklerin Batıya yönelmesi, Batı kurum ve kurallarını benimsemeye başlamaları Türkiye’nin sosyo-ekonomik ve siyasal hayatında radikal değişmeler meydana getirmiş, siyasal fikir ve gruplar “Batı” kavramına göre konumlandırılmaya başlanmıştır. XIX. Yüzyıldan itibaren Osmanlı Devletinde ve Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde siyasal mücadeleleri bu çerçeve içinde mütalaa etmek mümkündür.  Bugünkü siyasal gruplaşmaların da temelini oluşturan ve iki yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip bu yöneliş bugünlerde Avrupa Birliğinin bir parçası olmak veya Avrupa Birliği ile milli egemenliği nispeten koruyarak ilişkileri geliştirmek şeklinde Avrupa yanlısı görüşler ile Türklerin geleceğini Avrupa Birliği dışında arayan görüşler arasındaki mücadele şeklinde tezahür etmektedir.

Amaç fonksiyonları açıkça tanımlanmadığı sürece AB ile entegrasyona taraftar veya karşı olmanın kendi başına fazla bir anlamı olmadığı halde, böylesi bir tavır bile Türkiye’de siyasal grupların iktidar mücadelesinde belirleyici olabilmektedir. Türkiye’nin iktisadi ve siyasi ihtiyaç ve menfaatlerinin Balkanlar, Orta Doğu ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri içinde bölgesel konumu ve ilişkilerinin geçmişten geleceğe bir projeksiyonu yapılmaksızın, geleceğini ipotek altına alan bir entegrasyona girmesi çok önemli bir karardır ve bu kararı Türk milletine danışmaya lüzum görmeksizin verenler büyük sorumluluk altına girmektedir.

AB ile bütünleşme taraftarları sosyo-ekonomik ve siyasal gelişmenin yolunun AB ile bütünleşmekten geçtiğini, dahildeki askeri ve sivil bürokrasi, siyasal ve ekonomik baskı/çıkar gruplarının gelişmenin önünü tıkayan dirençlerinin ancak bu şekilde kırılabileceğini, aynı zamanda AB’nin yardımı olmaksızın gelişmenin mümkün olamayacağı yada çok uzun zaman alacağını savunmaktadırlar.

AB ile bütünleşmenin yolu ise Kopenhag kriterlerinin gerçekleştirilmesine bağlanmıştır. 1993’te Kopenhag’ta yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinde, o tarihten itibaren AB’ye üye olmak isteyen ülkelerin üyelikten önce gerçekleştirmek zorunda oldukları sosyal, ekonomik ve siyasal standartlar belirlenmiş ve bu standartlara Kopenhag kriterleri denmiştir. Gerçekten de insan hak ve hürriyetleri, sosyo-ekonomik ve siyasal standartlar bakımından çağdaş dünyanın zirvesini ifade eden bu standartlara yalnızca AB’ye üye olacak ülkelerin değil, bütün ülkelerin ulaşması arzulanır. Türkiye’nin bu standartları AB üyeliği söz konusu olsun veya olmasın mutlaka yakalamaya çalışması/yakalaması gerekir.

Türkiye açısından Kopenhag kriterlerinden “iyi işleyen bir piyasa ekonomisi ile AB içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesi”ni ifade eden iktisadi kriterlerin benimsenmesinde herhangi bir zorlukla karşılaşılmazken, demokrasinin güvence altına alındığı istikrarlı bir kurumsal yapı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlık haklarına saygı gibi siyasal kriterlerin benimsenmesinde belirli zorluklar ortaya çıkmaktadır. AB’den gelen baskılar karşısında, geçmişten elde ettiği tecrübelerin de etkisiyle, bölünme korkusu içinde olan Türkiye’de özellikle azınlık hakları ile ilgili standartlar problem teşkil etmektedir.İşin ilginç yanı, Türkiye’nin çok hassas olduğu azınlık hakları konusunda AB’de de geliştirilmiş bir sistem yoktur. Buna rağmen, bu konu büyük ölçüde Konseyin inhisarına terk edilmiştir (Karluk, 2002; 679), Bunun doğal sonucu azınlık haklarının siyasal baskı aracı olarak kullanılma yolunun açılması olmuştur.

Sosyo-ekonomik ve siyasal gelişmenin AB ile entegrasyona ve AB yardımlarına endekslenmesi, buna örnek olarak Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de AB üyeliğinin ardından gerçekleşen hızlı gelişmelerin örnek gösterilmesi bütünüyle doğru bir görüş değildir.Çünkü bu ülkelerdeki gelişmelerin ardında AB yardımlarının yanısıra, diktatörlüklerin çökmesi ve iç barışın sağlanması sonucu dikkatlerin ekonomik gelişme üzerinde yoğunlaşması, AB yardımlarının da bunu güçlendirmesi yatmaktadır. Adı geçen ülkelerin özgül şartlarını, gelişme istek ve çabalarını ihmal ederek, gelişmeyi AB yardımlarıyla kendiliğinden gerçekleşen bir süreç olarak açıklamak mümkün değildir. Kaldı ki, Türkiye’ye aynı ölçülerde AB yardımının yapılacağı da şüphelidir. Çünkü nüfusu, gelişme düzeyi ve içinde bulunduğu sorunlar bakımından Türkiye, Avrupa ülkelerinden farklı bir konumdadır.

AB ile entegrasyona karşı olan görüşü savunanlar Kopenhag kriterlerine direnirken “Ankara kriterleri” gibi herhangi bir kritere sahip görünmüyorlar. Sadece Türk Milletinin henüz batılı anlamda demokratik olgunluğa ulaşmadığı, insan hak ve hürriyetlerini tam ve mütekamil olarak kullanma ehliyetine haiz olmadığı şeklinde tamamen subjektif bir iddiayı temel almaktadırlar. Türkiye’de ne zaman geniş halk kitlelerini ilgilendiren bir gelişme söz konusu olsa, askeri ve sivil bürokrasi içinde, siyaset kurumu ve sivil toplum örgütlerinde ağırlığı olan bu kesim karşı durmayı bir vazife bilmektedir. Halka rağmen halkçılığı da elden bırakmayan sözde bağımsızlıktan yana olan bu kesim Türkiye’de gelişmenin yolunu tıkayan ve geniş halk kesimlerinin umutlarını dış dünyaya bağlamasına sebep olan en büyük amildir.

AB’NİN TÜRKİYE’YE BAKIŞI

Türkiye 1963 yılında Roma Anlaşmasının 238. Maddesi çerçevesinde AET ile bir Ortaklık Anlaşması imzalamış ve AET’ye ortak üye olmuştur. Ankara Anlaşması ve ardından bu anlaşmanın uygulama esaslarını ve sürecini belirleyen Katma Protokolün (1973) doğal sonucu AET’ye tam üyelik değil, Gümrük Birliği’dir. Nitekim Katma Protokolde belirlendiği gibi 22 yılın sonunda Gümrük Birliği bir Ortaklık Konseyi Kararı’yla gerçekleşmiştir. İşin ilginç yanı Ankara Anlaşması gereği 1976 yılından başlamak üzere 1986 yılına kadar işgücünün serbest dolaşımının gerçekleşmesi gerekirken AB tarafı bunu uygulamaya koymamış, Avrupa Adalet Divanı da bir başvuru üzerine “serbest dolaşım ile ilgili hükümlerin açık ve kesin olarak doğrudan uygulanabilir hükümler olmadığı, hedef niteliği taşıdığı”... yönünde karar vermiştir (Karluk, 2002; 517). İşin daha ilginci, GB’ni yürürlüğe koyan Hükümet, serbest dolaşımı söz konusu bile etmemiş, Katma Protokolün ardından AB piyasaları Türk sanayi ürünlerine (tekstil hariç) gümrüksüz olarak açılmasına ve GB’nin Türkiye’ye yeni ve önemli bir katkı yapmamasına rağmen bunu bir zafer olarak nitelemiştir.

Türkiye hem ihracatı, hem de ithalatının %50’sinden fazlasını AB ile yapmakta ve bu ticarette açık vermektedir. Gümrük Birliği ile Türkiye’nin dış ticaretinin belli ölçülerde AB içine kayması doğaldır. Çünkü GB’nin ticaret artırıcı ve ticaretin yönünü iç pazara doğru saptırıcı iki statik etkisi bulunmaktadır. Türkiye’nin dış ticaret açıkları zaten kroniktir. Dolayısıyla bu açıkları bütünüyle GB’ne bağlamak doğru değildir. Kaldı ki GB’nin zaman içinde sanayiinin modernleşmesine, yeniden yapılanmasına, rekabet gücü ve verimlilik düzeyinin artmasına yönelik dinamik katkıları büyüktür. Burada sorun Türkiye’nin GB ile ilgili kararlara katılamamasıdır. Bu konuda daha önce yaptığı başvurular, kararlara katılmanın ancak tam üye olmakla mümkün olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Halbuki tam üye olmaksızın gümrük birliğine katılma Türkiye dışında hiçbir ülke için söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla AB’nin söz konusu gerekçesi ciddi bir mesnetten yoksundur.

Tam üyelik başvurusuna gelince, Türkiye Ankara Anlaşması’nın hükümleri henüz sonuçlanmadan ve bu anlaşmadan bağımsız olarak, Roma Anlaşmasının 237, AKÇT 98 ve AAET 205. Maddelerine istinaden bir Avrupalı devlet olarak 1987 yılında Avrupa Topluluklarına tam üyelik başvurusu yapmıştır (HDTM, 1993; 244). Uzun incelemelerden sonra bu başvuruya verilen cevap ilginçtir. O kadar ki, AB’nin Türkiye’ye bakışını da ortaya koymaktadır. İktisadi ve sosyal gelişimi Yunanistan, İspanya ve Portekiz’le karşılaştırılan Türkiye’nin gelişme düzeyinin düşük olması sebebiyle tam üyelik görüşmelerinin başlatılamayacağı ancak Türkiye’nin tam üyeliğe ehil olduğu ve Gümrük Birliğinin tamamlanması gerektiği ifade edilmiştir. AB aynı yaklaşımını 1993 Kopenhag Zirvesinde ve AB’nin 2000’li yıllardaki gelişme projeksiyonunu ele alan Gündem 2000 raporunda, Türkiye’yi aday ülkeler arasında göstermeyerek ve bu raporu 1997 Lüksemburg Zirvesinde kabul ederek göstermiştir. Aynı tavır Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na başvuruda da gösterilmiştir. Adaylık sürecinin dışına itilmesinin  Türkiye’yi Avrupa dışında arayışlara iteceği görülmüş olacak ki, 1999 Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin adaylığı Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleriyle eşit statüde tekrar teyit edilmiştir. Burada AB’nin temel yaklaşımında bir değişiklik söz konusu değildir: Türkiye tam üye olmasın, ancak yakın işbirliği içinde kalsın. Kararlar AB organlarınca alınsın, Türkiye tarafından itirazsız uygulansın.

SON SÖZ

Türklerin Avrupa topraklarına ayak basmalarından itibaren soyo-ekonomik ve siyasal ilişkiler içinde bulundukları AB ülkeleri ile tam üyelik olsun veya olmasın yakın işbirliği ve ilişkileri devam edecektir. 65 milyon genç ve dinamik bir nüfusa, potansiyel olarak büyük bir pazara sahip Türkiye Avrupa için ekonomik, siyasal ve askeri açıdan önemlidir. Yakınçağ siyasi tarihi incelendiğinde görülecektir ki Türkiye gibi bölgesel iktisadi ve siyasi güce sahip bir ülkeyi Avrupa’nın tamamen dışlaması mümkün değildir. Her şeyden önce bu AB’nin çıkarlarına aykırıdır. Dolayısıyla Türkiye’de geniş ölçüde işlenen, AB’nin öne sürdüğü şartlara boyun eğilmezse AB Türkiye’yi dışlar, iddiası gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bu iddia iç siyasal mücadele açısından anlamlı ise de reel politik açıdan pek anlamlı değildir.

AB’ye üye olmak veya olmamak tamamen Türklerin gelecek tasarımıyla ilgili bir konudur. Türkiye, geçmişinde bir imparatorluk olan belli bir misyonu ve medeniyeti ister istemez temsil eden ve bölgesinde kendisinden bölge ve dünya barışı için çok şeyler beklenen bir ülkedir. Hal böyle iken ve AB tarafından bütün ve eşit bir üye olarak kabul görmez iken, geleceğini yalnızca AB’ye endekslemesi doğru bir yöneliş olmayabilir. Buna karşılık AB ile her düzeyde sosyo-ekonomik ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesi, AB müktesebatının ve Kopenhag kriterlerinin Türk insanına fazla görülmemesi hayati önemi haizdir.

Gümrük Birliğine gelince, bu konuda yapılacak şey , GB’ne ilişkin Ortaklık Konseyi Kararının gözden geçirilerek Türkiye’nin bu konudaki kararlara doğrudan katılımın sağlanması, üçüncü ülkelerle ilişkilerinde belli düzeylerde karar alma hakkını elde etmesi, GB’nin Türkiye’ye maliyetini dengelemek üzere, işgücünün serbest dolaşımının sağlanması gerekir. Bütün bunlar yapılamadığı takdirde GB’nin alanının daraltılması konusunda Türkiye’nin inisiyatifi ele alması gerekebilir. AB taraftarlarınca, AB Anlaşmaları ve müktesebatı “çağdaş kutsal metinler” biçiminde algılandığından  bu önerilerin gerçekleşmesi imkansız gibi görülebilir. Ancak AB’nin sosyo-ekonomik çıkarlarının son derece farkında olduğu, İngiltere ve Danimarka’ya diğer üyelere tanımadığı önemli tavizler verdiği göz önüne alınırsa imkansız olmadığı görülecektir. Kaldı ki bu hakkaniyete daha uygun düşen bir çözümdür. Çünkü Türkiye Gümrük Birliği’nden dolayı ekstra yükümlülükler altındadır. n

Kaynakça

Bozkurt, V. (1987), Avrupa Birliği ve Türkiye, Alfa, İstanbul.

HDTM (1993), Avrupa Topluluğu ve Türkiye, Ankara.

Karluk, R. (2002), Avrupa Birliği ve Türkiye, Beta, İstanbul.

Rupp, M. (2002), Avrupa Birliğine Girmede Türkiye’nin Öncelikleri, Mercek, ss. 66-69, İstanbul.

TİSK (2002), Avrupa Birliğine Aday Ülkeler Kıyaslama Raporu, İstanbul.

yazikonusu-Kapak
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©