Make your own free website on Tripod.com

 


DÜŞÜNCE
KÜRŞAT ÖZKAN
 

İLLİBERAL demokrasiler

 
Demokrasiyi otokrasinin karşısında anlamlı kılan öz; temel hak ve  özgürlüklerin tartışılmaz biçimde varlığının, müdahale edilemezliğinin ve geliştirilmesinin, sadece devlete karşı değil ama aynı zamanda topluma karşı da, açık toplumun araçlarıyla garanti altına alınmış olmasıdır.
İnsanoğlunun serüveninin kendisiyle ilişkisinde, maddeyle ilişkisinin aksine, doğrusal bir çizgi izlemediğinin kanıtlarıyla doludur tarih. Bu bakımdan günümüzde insanlığın tabiatla ilişkisindeki doğrusal çizginin üzerine inşa edilen iletişim teknolojisinin ulaştığı seviyenin,  insan ilişkilerine dairesel yansımasının tezahürü olarak elektronik ortamda doğrudan demokrasi tartışmalarını  gündeme getirmesi, teknolojik alandaki ilerlemeler ile insanlığın değerleri arasında esasa ilişkin doğrusal bir korelasyon olmadığını gösterir bize.

Nitekim dünyanın bu günkü durumu bize öğretildiği şekliyle eski Yunan sitelerine çok benzemektedir. Vatandaşları zenginler olan bu dünya sitesinde fakirlerin kölelerden daha fazla hakka sahip olduğu söylenebilir mi? Uluslar arası ve uluslar üstü kuruluşlarda kararların, vatandaşların yanizenginlerin işlettiği süreçlerde ve hakim oldukları mekanizmalarda,  her ulus eşittir ancak ;zengin olanlar daha fazla eşittir anlayışıyla alınmadığı iddia edilebilir mi? Burada suçlu sandalyesine zenginleri oturtmadığımızı peşinen belirtelim. Fakirlerin gelişmemiş, azgelişmiş ve gelişmekte olan uluslar olarak mı yoksa gelişmeleri engellenmiş ülkeler olarak mı tanımlanmaları gerektiği hususu gerçekten ayrıca incelemeğe değer bir mevzudur.

Söz konusu bu küresel uygulamaları ve demokrasinin tarihsel serüvenini şimdilik bir kenara bırakıp, çağımızdaki demokrasi anlayışlarını devlet yönetimleri ekseninde  irdelemeğe çalışacağız.

LİBERAL DEMOKRASİLER:

Gelişmiş dünya olarak tanımlanan ülkelerde demokrasinin standardını ve kalitesini, bireyin ve dolayısıyla sivil toplumun özgürlük alanının genişliği ve bu alanın ne kadar garanti altına alındığı belirlemektedir. Çoğunluğun iradesi; erk kullananlara, kişinin vazgeçilemez ve devredilemez temel hak ve özgürlüklerine müdahale etme yetkisini vermez ve böyle bir müdahalenin meşruiyet zemini olarak algılanamaz.. Başka bir anlatımla bir zamanlar mutlak meşruiyetin kaynağı ve de kudretin tartışılmaz enstrümanı olan  referandumlar veya seçimle iş başına geliniyor olması, artık liberal demokrasiler için kişi hak ve hürriyetlerine  müdahalenin referansı olma özelliğini kaybetmiştir. Seçimler, çoğunluk iradesine dayalı iktidarların birey ve sivil toplum aleyhine istediklerini yapabilme veya kayıtsız yetki kullanabilme imkan ve iradesini vermemektedir artık. Aksine, genel ve adil olmaması söz konusu dahi olamayan seçimler, birey ve sivil toplumun hak ve alanlarına müdahalelerin önlenmesinin garantilerinden biri olarak algılanmaktadır.

Hatta seçimlerin olmayışı yani erk kullanan yetke sahiplerinin seçimle iş başına gelmemeleri, eğer temel hak ve hürriyetler tam anlamıyla uygulanıyorsa ve de müdahale edilemez biçimde garanti altına alınmışsa, demokrasi açısından her hangi bir eksiklik olarak değerlendirilmemektedir. Yönetimin seçimle iktidara gelmediği ancak bireylerin temel hak ve hürriyetlerini özgürce ve en geniş sınırlarda kullandıkları HongKong da demokrasinin olmadığını ya da eksik uygulandığını kim iddia edebilir? Günümüzde  İngiltere’den İspanya’ya, Hollanda’dan Belçika’ya kadar gelişmiş demokrasilerin çoğu Krallıktır. Bu ülkelerde asıl kamu gücünü kullanan organların merkezi ve yerel parlamentoların olduğu ve bunların üyelerinin de seçimle işbaşına geldikleri, kralların ve yetkilerinin sembolik olduğu doğrudur. Ancak bir karşılaştırma yapıldığı zaman liberal demokrasilerdeki  kralların teorik yetkilerinin, illiberal demokrasilerdeki seçilmiş parlamentoların pratikte kullanabildikleri yetkilerinden daha az olmadığı görülecektir.

Bu rejimlerde, temel hak ve hürriyetler garanti altına alındığından ve iktidarın asıl işlevi bu özgürlükleri korumak olduğundan ve de bu alanlar, açık toplum, sivil örgütlenmeler ve adem-i merkeziyet gibi araçlarla iktidar gücünü merkezden kullananlarca geri döndürülemez biçimde tahkim edildikleri için, seçimlere katılım oranları da düşüktür. Zaman zaman seçmenlerin yarıdan fazlası oy kullanmaya gitmezler. Bu müthiş bir güvendir. İş başına kim gelirse gelsin birey kendi alanına müdahale edilemeyeceğinden emindir.

İLLİBERAL DEMOKRASİLER:

Seçimlerin liberal demokrasilerdeki standartlarda ve son derece adil yapıldıkları batılı gözlemcilerce de kayıt altına alınan parlamentoların bulunduğu İran gibi illiberal demokrasilerde, özellikle hakim kültürün dışındaki kişi ve gruplar, yani ötekiler  açısından temel haklar ve  özgürlüklerden söz edilebilir mi? Gerçekten bu tür ülkelerde, halkın çoğunluğunun batı standartlarında  adil ve özgür seçim ortamlarında seçip iş başına getirdikleri parlamentolar, yine çoğunlukla karar alarak uygulamaya koymaktadırlar. Ancak birey bakımından, tek kişinin istibdadının yerini çoğunluğun baskıcı rejiminin almış olmasından öteye bir anlam ifade etmemektedir. Daha da önemlisi sistem ile çoğunluk dayanışma halinde olduğundan öteki olanların ve farklı hayat tarzlarının nefes alabilecekleri bir iklim söz konusu değildir. Özgürlük tartışmaları sadece sisteme değil aynı zamanda toplumsal düzene de tehdit olarak algılanmaktadır.

Diğer taraftan bir çok ülkede de devlet başkanları ve meclis üyeleri yüzde yüze varan oranlarla, ve fakat  bazen silahların gölgesinde, bazen açık oy gizli tasnif, bazen gizliymiş gibi şeffaf oy kullandırılarak, bazen de tek aday gösterilerek komik ama yinede bir şekilde halkın rızasına baş vurulduğunu gösteren seçimlerle işbaşında durmaktadırlar. Çoğunun da adı demokratik ve/veya cumhuriyettir. Temel hak ve hürriyetlerin misafir olarak dahi uğramadığı Suriye de, Mısır da, ya da aynı uygulamaların yapıldığı benzer rejimlerde seçimlere katılım ve seçilme  oranlarının yüksek olması seçim ve demokrasi ilişkisini anlamlı kılabilir mi?

Bu tür rejimlerde bu kez çoğunluk üzerinde azınlığın istibdadı hüküm sürmektedir. Gücü elinde tutan azınlığın çoğunluk aleyhine erk kullanmaları bir yana bir de bunu sözüm ona çoğunluğun rızasıyla yapıyorlarmış görüntüsünü vermek için yukarıda değinilen yöntemler kullanılarak halkın rızası bile gasbedilmektedir. Burada da sistemle çoğunluk arasında bir uyuşmazlık söz konusudur, fakat çoğunluk tepkilerini birleştirebilecek ya da sisteme aktarabilecek kanallardan mahrum olduğundan halk bir bezginlik içerisindedir. Özgürlükler sorun olarak bile yoktur ve tartışma konusu değildir.

Bir başka illiberal demokrasi tarzı da; genel seçimlerle işbaşına gelen merkezi ve yerel parlamento ve yöneticilerin bulunduğu ancak bunların hareket alanlarının statükonun güçleri tarafından son derece sınırlandırılmış olduğu sistemlerdir.Örneğin, Pakistan gibi çeyrek ya da yarı demokrasiler. Bunlar da kişi hakları ve özgürlükler açısından bakıldığında otoriter ve zaman zaman diktatöryel, statükonun yetkileri açısından değerlendirildiklerin de ise çeyrek ya da yarı demokrasiler olarak tanımlanabilirler.

Bu tür sistemlerde, seçimden seçime periyodik olarak halkın tercih edilmişler arasından seçim yapmasına izin verilmektedir. Bununla  birlikte  siyasal mekanizmalar, bir sonraki seçimlere kadar geçecek zaman aralığında halkla irtibatlarını sürdürebilecekleri ara formlardan ve mekanizmalardan yoksundurlar. Dolayısıyla temsilciler seçildiklerinin ertesinde halktan kopar ve tabularla, iri kelimelerle, sloganlarla ve korkularla çevrelenmiş bir alana hapsolurlar. Bu alanda pozitif yetkilerden çok negatif yetkiye sahiptirler ve halkın, sistemin ürettiği olumsuzluklara tepkilerinin  adresi olarak görevlerini yerine getirirler.

Bu sistemlerde, siyasal aktörler, çözüm yerine makul gerekçeler üreterek halkın isteklerini yerine getiriyormuş gibi yapıp ama aslında neden yerine getiremediklerini, statükoyu adres göstermeden, anlatabildikleri ve durumu idare edebildikleri müddetçe, en azından kendi varlıklarını belli bir süre devam ettirebilme şansına sahiptirler. Fakat bu durum tabiatı gereği uzun müddet sürdürülemez olduğundan, bu kez seçim aralığından biraz daha uzun dönemlerde ama yine periyodik olarak dengeler siyasetçiler aleyhine bozulur ve dengeler, aynı süreç yeniden tekrarlanmak üzere, siyaset dışı güçler tarafından yeniden kurulur. Özgürlüklerin alanı, o anda işbaşında olan siyasetçilerin statükoya karşı manevra kabiliyetlerine bağlı olarak nispeten genişler veya daralır. Bu tür sistemlerde farklılıklar toplum için değil ama sistem için tehdit olarak algılanırlar.

İlliberal demokrasilerin tek partilileri çok, çok partilileri nispeten daha az katı olmakla birlikte özünde benzer paradigma üzerine kurulmuşlardır. İlkinde aynı ideoloji benimsendiği sürece  tek partiye çok vatandaşın üye olması herhangi bir sakınca teşkil etmez hatta arzu edilen bir durumdur. İkinci kategoride olanlarda da yine aynı ideoloji ve aynı program benimsendiği sürece çok parti kurulmasında her hangi bir beis söz konusu değildir. Tek sesli olduğu sürece çok enstrümanlı olmasının sakıncası yoktur.

Otoriter iktidar sahiplerinin, demokrasinin dinamiklerinden sadece, çoğu kez  istedikleri biçime soktukları,  seçimleri kullanarak kendilerini bir şekilde halka dayandırmak istemelerinin nedenini, iktidarı halkın kendisine verdiği ve sürekli denetleyip paylaştığı bir görev olarak görmeyen her iktidar sahibinin, bu gücün heybeti karşısında bir insan olarak bu güce sahip olamayacağına ilişkin şuur altı baskı ve korkusunun sonucu olarak bu iktidar gücünün kaynağını kendi dışındaki bir varlığa dayandırma ihtiyacında aramak gerekir. Bu ihtiyacı tek kişinin mutlak yönetiminde Tanrı, çok kişinin despotizminde ise halk karşılamaktadır. Halkın açık memnuniyetsizliği bir şekilde açığa çıktığı zaman da tabular ve mitler imdada yetişir.

Sonuç olarak bir ülkede genel, adil ve periyodik olsa dahi, ki çoğu kez bunlardan en az biri yoktur, seçimlerin yapılıyor olması, eğer temel hak ve özgürlükler garanti altına alınmamış hatta geliştirilmelerinin önündeki bütün engeller kaldırılmamış ise, o ülkede demokrasinin olduğu anlamına gelmez. Gerçekleştirilmesi son derece zor olmakla birlikte seçimlerin olmadığı ancak özgürlüklerin tam anlamıyla var olduğu ve de serbestçe gelişebildiği ülkelerde  de demokrasinin olmadığı anlamına gelmez. Demokrasiyi otokrasinin karşısında anlamlı kılan öz; temel hak ve  özgürlüklerin tartışılmaz biçimde varlığının, müdahale edilemezliğinin ve geliştirilmesinin, sadece devlete karşı değil ama aynı zamanda topluma karşı da, açık toplumun araçlarıyla garanti altına alınmış olmasıdır.

yazikonusu-Düşünce
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©