Make your own free website on Tripod.com

 


GELECEK SENARYOLARI
MAHİR KAYNAK
 

TÜRKİYE'NİN YARINI

 
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşmesi, görünüşte ABD’nin desteklemekte olmasına rağmen, bu güç tarafından engellenecektir. Türkiye, İsrail’in rekabetiyle karşılaşmaktadır. Bölgede ABD egemenliğini sürdürmek için en iyi seçenek Türkiye olmakla birlikte, bu olmazsa ABD’nin ikinci seçeneği İsrail’dir. İsrail ön plana çıkmak için Türkiye seçeneğini bertaraf etmek istemektedir. Türkiye’deki Yahudi lobisinin ABD yandaşı bir tavır sergilemediği apaçık görülmektedir. Ayrıca ideolojik çatışmaların şiddetlenmesinde bu lobinin etkileri göz ardı edilmemelidir
Türkiye’nin geleceği geçmişiyle tanımlanmaktadır. Yani ülke hakkında düşünenler, yeni hiçbir model ileri sürmeden, geçmişin ihyası veya korunması peşindeler. Bazıları Cumhuriyetin kuruluş yıllarına atıf yaparak, bu çerçeveden her sapmanın ülkeyi yok edeceğini savunmakta, daha ileri giderek farklı olan her şeyi ihanet telakki etmektedir. İslamcı kesim, somut projeler yerine, İslam’a  dönüşün gerekli ve yeterli olacağı iddiasındalar.

Herkes, aralarındaki büyük zaman farkına rağmen, geçmişin korunması gerektiğinde hemfikir.

Asıl motifi ideolojik olan bu hedeflerin somut sonuçları birbirinden çok farklı. Atatürkçüler “Yurtta sulh cihanda sulh “özdeyişinde ifadesini bulduğu gibi, 1923 de kurulan dengenin sürmesinden yanalar. Bundan sapmaya kimsenin izin vermeyeceği ve bunun devamının da kimseyi rahatsız etmeyeceği kanısındalar. Bazıları Türklüğü ortak bir payda olarak alıp bunun etrafında kümelenmenin mümkün ve isabetli olacağı iddiasını taşıyorlar. İslamcılar ise kendi İslam anlayışlarının etrafında, dünya ölçeğinde anlam taşıyacak bir bütünleşmenin peşindeler.

Bunlardan herhangi birinin gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. 1923 de kurulan denge o günün şartlarını yansıtmaktadır ve bugün hiçbir anlamı kalmamıştır. Birinci Dünya Savaşının galibi olan İngiltere’nin biçimlendirdiği yapı İkinci Dünya Savaşından sonra, Avrupa’da değişti. Bölgemizde egemenlerde bazı değişiklikler olmasına rağmen sınırlar eskisi gibi kaldı. Dünyanın yeni büyük gücü olan ABD’nin , kendi çıkarlarına uygun bir yapılanmaya gitmek istediği apaçık.

Türklüğü ortak payda olarak alıp büyük bir güç olma hevesindekilerin hesaplarının tutması ihtimali hiç yok. Orta Asya, Rusya’nın kontrolünde ve onu bölgedeki egemenliğine karşı başta Çin olmak üzere, dünyanın diğer bütün güçleri rekabet halinde. Onların arasında sadece bir kültür benzerliğine dayanarak yer bulmak çok romantik görünüyor.

Müslüman ülkeler nüfuslarının dışında bir gücü temsil etmiyor. Sahip oldukları doğal kaynakları, yani petrolü, çıkaran, pazarlayan ve kullananlar hasım sayılan güçler. Batı olmadan bunları bir değer saymak mümkün değil. Bunun dışında müslüman ülkeler ekonomik açıdan, zengin sayılanlar da dahil, Batı’nın kontrolünde.

Bu yüzden hem Türkçülük hem de İslamcılık  kendi dışlarındaki egemenlik mücadelesinde bir araç olarak kullanılıyor. Daha açık bir ifadeyle bu iki ideoloji egemen güçlerin bir silahı olarak kullanılıyor. Kaldı ki, bu ideolojilerden herhangi biri üzerinde toplumsal bir mutabakat da yok. Hatta biri diğerini hasım sayan bu akımlar, birliğin değil ayrışmanın sebebi konumunda.
Bir ülkenin geleceğe yönelik projesinde ideoloji unsurlardan sadece biridir. Ekonomik yapı, bu projeyi destekleyen en önemli faktörlerden biridir. Ekonomisi dışa bağımlı ve kolayca çökertilebilen bir ekonomik yapıyla büyük hedeflere varmak mümkün değildir. Böyle bir durumda ancak ortak projeler yürütülebilir ve ekonomik gücü elinde tutan gerçek belirleyici konumunda olur. Ekonomimiz geri teknoloji kullanan ve tüketim malları üreten bir yapıya sahiptir. Diğer önemli bir özelliği de girdiler açısından dışa bağımlı oluşudur. Dış dünyayla bağlantısı kesilen bir Türkiye’nin üretimi nerdeyse sıfıra kadar düşer. Böyle bir durumda bağımsız bir proje üretmek ve bunu uygulamak mümkün değildir. Kaldı ki egemen güçler bizi istedikleri zaman yönlendirme gücüne sahiptir. 1999 dan beri ülkemizde uygulanan ekonomik politikalar böyle bir yönlendirmenin ürünüdür ve Türkiye her isteneni yapmağa mecbur kalmaktadır. Yani bir ülkenin geleceğini belirlemesi bugün verilecek bir kararla mümkün olmaz. Bu yıllar süren bir hazırlık dönemine bağlıdır.

Buradan şu sonuç çıkar: İlk yapılacak iş siyasal bir hedef belirlemek ve bunu gerçekleştirmeye çalışmak değildir. Birinci aşama ülkenin bir projeyi uygulayabilecek kapasiteye kavuşturulmasıdır ve bu safhada somut hedefler uzak bir hülyadan ibaret kalmaya mahkumdur. Önce herhangi bir politikayı uygulayabilecek siyasal yapılanmanın gerçekleştirilmesi gerekir. Bu yapı dış etkilere kapalı bir bürokrasi oluşturmalıdır. Bu sözlerimiz ülkemizdeki siyasi yapının bir proje uygulamaya müsait olmadığını ve bürokrasimizin dış tesirlere açık, hatta çok açık olduğunu, zımnen ifade etmektedir.

Siyasi yapımızdaki en büyük eksikliğin tam anlamıyla demokrat olan bir yapıya sahip olmayışımız olarak gösteriliyor. Yani demokrasi bütün kurallarıyla işlese hiçbir sorunumuzun kalmayacağı iddia ediliyor. Bunun temelindeki düşünce halkın ürettiği çözümlerin en iyi olduğu  varsayımıdır. Bu iddiayı ileri sürenlere göre Batı, gelişmesini ve gücünü demokrasiye borçludur. Burada şu sorunun cevabı açık olarak verilmelidir:  Batıda halk mı karar vermektedir yoksa seçkin bir elit mi halkın düşüncelerini biçimlendirmektedir?

Böyle bir sorunun bizi sıkıntıya sokacağını biliyorum ve hemen Türkiye’de kamuoyunun zaten belli güç odaklarınca oluşturulduğunun söyleneceğinin farkındayım. Türkiye ile büyük güçlerin arasındaki fark kamuoyunu oluşturanların amaçlarının benzeşmemesidir. Batıdaki güç odakları dünya ölçeğinde hesaplar yaparken ülkemizdekilerin ihtirasları parasal çıkarlarının sınırlarını aşmamaktadır.

Bu şartlar altında Türkiye’nin geleceği ne olabilir? Dünyadaki güç dengelerindeki değişme yeni bir şekillenmenin olacağını göstermektedir. Bugün dünyanın en büyük gücü sayılan ABD’nin egemenliğini sürdürebilmesi Amerika dışında, özellikle Orta doğudaki etkinliğinin sürmesine bağlıdır. Bu sadece petrol ihtiyaçlarını sorunsuz karşılamak için değil, rakiplerinin ekonomilerini yönlendirmek ve kontrol altında tutmak için de gereklidir. Türkiye, tek başına bu büyük güçlerle kıyaslanabilecek bir etkiye sahip olmamakla birlikte, ittifak edeceği tarafa ciddi avantajlar sağlayacak bir konumdadır. Yani terazinin hangi kefesinde yer alırsa o taraf ağır basacaktır.

Bu yüzden Avrupa Birliği ile bütünleşmesi, görünüşte ABD’nin desteklemekte olmasına rağmen, bu güç tarafından engellenecektir. ABD’nin Türkiye’ye yönelik stratejisi öncelikli olarak ekonomik açıdan kontrol altına almak olarak şekillenmektedir. Bu kontrol sonuç olarak siyasi belirleyiciliği getirecektir. 1999’dan beri İMF kanalıyla yürütülen operasyonların amacı bu sonuca ulaşmaktır.

Bu alanda Türkiye, İsrail’in rekabetiyle karşılaşmaktadır. Bölgede ABD egemenliğini sürdürmek için en iyi seçenek Türkiye olmakla birlikte, bu olmazsa ABD’nin ikinci seçeneği İsrail’dir. İsrail ön plana çıkmak için Türkiye seçeneğini bertaraf etmek istemektedir. Türkiye’deki Yahudi lobisinin ABD yandaşı bir tavır sergilemediği apaçık görülmektedir. Ayrıca ideolojik çatışmaların şiddetlenmesinde bu lobinin etkileri göz ardı edilmemelidir.

Siyasi partiler arasındaki faklılık sadece ortak bir amaca ulaşmak için önerilen metotların farklılığı değildir. Her siyasi grubun ülke için öngördüğü gelecek birbirine benzememektedir. Bu yüzden her proje sadece bir azınlık tarafından desteklenmekte, ülkenin kaderinin belirlendiği bir ortamda güçlü bir destek oluşamamaktadır.

Daha açık bir ifadeyle Türkiye oyunun bir aktörü konumunda değildir. Her büyük gücün temsilcileri gibi davranan gruplar söz konusudur.

Bu kadar çok olumsuzluğun varlığı biraz da problemin niteliğinden kaynaklanmaktadır. Güç dengelerinin yeniden belirlendiği bir çağda, bulunduğu tarafın çok kazançlı olacağı bir Türkiye’nin başı boş bırakılması zaten beklenmemelidir. Buradaki eksiklik ülke içinde bir uzlaşmanın sağlanamaması ve bu yapılanmada aktif bir rol oynanamamasıdır. Yani oyun üzerimizde oynanmakta ve biz kazanan tarafta yer almayı kabul etme durumundayız. Oysa eğer geleceğe yönelik bir proje üzerinde iç uzlaşma sağlanabilse ülkemiz geleceğin belirlenen ülkesi değil belirleyen bir aktörü konumuna rahatlıkla gelebilir.

yazikonusu-Gelecek Senaryoları
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©