KÜLTÜR-SANAT
HASANALİ YILDIRIM
 

TÜRK HÜMANİSTLERİNİN ‘KÖKEN’ ARAYIŞI
Mavi Anadolu
HAREKETİ

 
Yeni cumhuriyete yeni bir kök arama işini hümanistler üstlenir.. Önerdikleri çok basitti: biz, yani bu topraklarda binyıllardır yaşayanlar zaten Batılıyız ve madem ki artık tüm dünyada insan olmak , Batılı olmak demek, bizim bu uğurda özel bir gayrete girmemiz  gerekmiyor. Çünkü Anadolu topraklarında gelişen kültür, Batı kültürünün özünü oluşturmakta. Yapmamız gereken de, Ege’nin mavi sularında gömülü bu öze dönmek.
Dilerseniz ilkin kavramdan başlayalım: Hümanizm nedir? Genel anlamıyla hümanizm, insana iman etmek demek. Kökenini ta Eski Yunan düşünürü Protagoras’ta bulabileceğimiz “İnsan her şeyin ölçüsüdür” kabulünün zaman içinde bir inanç bütünlüğüne erdirilmesi ve değer ölçütü olarak ‘insan’ın merkeze oturtulması; hümanizm bu. Peki “Merkeze oturtulacak ve ölçüt olarak kabullenilecek ‘insan’ kimdir?” diye sorulduğundaysa hümanizmin terim anlamına ulaşılmış olur: insan Eski Yunanlıdır ve insan olmak demek, bu kültürün canlandırılmasıyla ulaşılacak erginliğe kavuşmuş olmak demek. İyi de, niçin Eski Yunan?

İşte bu soru, bizi düpedüz Batı Medeniyeti’nin temel paradigmalarına götürür: temel direk niteliğindeki Eski Yunan düşüncesi, onun örgüleştirilmesi ve gündelik yaşama uyarlanması niteliğindeki Latin kültürü ve bu iki öğeyi kendinde birleştiren, giderek eriten, kaynaştıran, ardından da başka bir şeye dönüştüren Hristiyanlık inancı. Batı’ya göre Eski Yunan, her türlü verimi yüksek insana kazandıran, yüksek insanı her şeyin temeli haline getiren; yüksek insandan, her şeyi yoğurup biçimlendirdikten sonra apaçık bir gerçeklik haline getiren ve her şeyin arasında bir ahenk örüntüsü kuran anlayış. İnsanlık tarihinde ilk kez Eski Yunan’da kendisi ve doğa arasındaki ilgi ve ilişkiyi bir düzeneğe kavuşturan kaynak.

Bilim alanında Ortaçağ, Batı için karanlık dönem olduğu halde düşünce alanında tam bir aydınlık hazırlığı evresi olduğu için, ne denli Eski Yunan ve Latin ürünü varsa tümünün üzerinde sıkı bir çalışmayla günyüzüne çıkarıldığını görürüz bu dönemde. Batılı ancak böylelikle biricik güç niteliğindeki kilisenin baskısını çatırdatabilmiş, ardından da en yetkin örneğini Erasmus’ta gördüğümüz insan merkezli yeni düşünce anlayışını örgüleyebilmiş.

YENİ HÜMANİZM’E DOĞRU

John Locke, Spinoza, Leibniz, Rousseau, Voltaire, Diderot, Lessing, Schiller, Fichte, Kant, Hegel, Feuerbach.... Tümü de bir biçimiyle hümanizmden beslenen, kazanımlarını dolaylı ya da dolaysız bu mecraya akıtan düşünürler... Eski Yunan kaynaklarına dönüş niteliğindeki Yeniden Doğuş’un ardından XIX. yy’ın başlarında Herder, Winckelmann, Humboldt ve Goethe’nin elinde insanlık ideali yeniden tanımlanmış, böylelikle Eski Yunan’daki naifliğinden iyice arındırılmış, naifliğin bıraktığı boşluğa da temel bilimlerin açtığı yeni bilgi değerleri yerleştirilmiş, sonuçta da Yeni Hümanizm kurulmuş.

Bir de Üçüncü Hümanizm var. Bu da Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Werner Jaeger öncülüğünde kurulan ve Antikçağ’daki insan edimlerini yeniden canlandırmaya ve yeni zamanlara uyarlamaya yönelik bir anlayış.

Peki bizimkiler nasıl anlamış ve anlatmışlar hümanizmi?

Buna geçmeden önce isimleri bir hatırlayalım: adı hümanizmle özdeşleşen Cevat Şakir Kabaağaçlı ya da nam-ı diger Halikarnas Balıkçısı, adı Montaigne’nın ‘Denemeler’iyle özdeşleşmiş Sabahattin Eyüboğlu ve Yunan klasiklerinin ‘amansız’ çevirmeni Azra Erhat. Öbür takipçilerinden ayrı olarak bu üçü, aynı zamanda Cumhuriyet döneminin ilk aydın kuşağından. Yani o güne değin bu ülkede nelere inanılıyorsa tümünü bir tarafa atmış, buna karşın yeni inandıklarına, kendilerinden önceki insanların inançları denli sıkı sıkıya bağlı, tavizsiz ve pazarlıksız idealist kuşaktan. Yeni kurulan devlete sımsıkı bağlı ama ona bir düşünce yüklemeye and içmiş, bu uğurda ömrünü fedaya hazır, yeni bir aydın tipi üretmeye ‘yeminli’ kişiler.

KÖY ENSTİTÜSÜ İDEALİ

1940’larda ürünlerini vermeye başlamış ve o günlerin adlandırmasıyla ‘hümanizma’ görüşünün izleyicileri Orhan Burian, Vedat Günyol, dinozorluğunu övünç kaynağı sayan Mina Urgan, Sabahattin Eyüboğlu’nun kardeşi Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Adalet Cimcoz. Bütün bu isimler, kimileyin özgün metinler koydular ortaya, kimileyin Yunan klasikleri ağırlıklı çevirilerle ya da hümanist eğilimli düşünür ve yazarların metinleriyle Türk düşüncesini yönlendirmeye çalıştılar.

Birçok idealistin tersine, Türk Hümanistleri devletle sıkı fıkı ilişkilerinin katkısıyla en büyük ideallerinden birini gerçekleştirme şansı bulurlar: köy enstitüleri. Bu okulları kendilerine golf sahası seçen bu Yunanperestler, Homeros’tan Montaigne’a, Robespierre’den Yunus Emre’ye, Shakeaspeare’den Thomas More’a birçok isim ve anlayış arasında bağ kurmayı denediler. Gerçekten de zaman zaman özgün görüşler ileri sürdüler, zaman zaman da görüşleri doğrultusunda özgün metinleri çeviri kılığında ‘yeniden yazdılar’.

Aralarındaki işbölümü de dikkat çekiciydi. Sonradan Balıkçı diye anılacak olan Cevat Şakir işin fikir babasıydı, grubun sözcüsü ve görüşlerin yaygınlaştırıcısı ise Eyüboğlu. Harekete akademik boyut katma görevi Azra Erhat’ın üzerindeyken, bu yüce görüşleri Türk kamuoyuna kazandırma manivelası niteliğindeki yayın etkinliklerini de Vedat Günyol göğüslemişti.

RUHUNU VER, BEDENİNİ AL

Gerçekte neydi Türk hümanistlerinin amaçları?

O güne değin, yenildiğinde bile masaya düşmanıyla denk koşullar içinde oturmayı becerebilmiş Türk, Kurtuluş Savaşı arifesinde, “Vatan mı istiyorsun; olur ama karşılığında ne vereceksin?” pazarlığında karşı tarafa “İyi de sen ne istiyorsun?” sorusunu sormak durumunda bırakılan Türk, “Ruhunu ver, karşılığında bedenini kurtar” dayatmasıyla karşılaşmıştır. Gerçekten de verilen ruh karşılığında beden elden gitmemiş ve ‘kurtarılan’ vatanda yeni bir düzen yeşertilmeye başlanmıştır. Ne ki bir süre sonra eldeki bedene bir ruh giydirilmesinin zorunluluğu anlaşılmış ve yeni düzene uygun yeni bir ruhun, demir ağlarla örülen yurdun her yöresinde örgüleştirilmesine başlanmıştır.

Nasıl olacaktı bu ruh? Hangi öğelere sırt çevireceği belliydi ama hangi yöne döneceği pek de seçik değildi. Bir kere bu yeni ruh yakın geçmişe sırtını yaslayamazdı çünkü zaten varlık nedenini inkâr ve pazarlığı iptal anlamına gelirdi bu. Peki ama uzak geçmişe niçin gidilmesindi? Hazır, zaten koca bir coğrafyadan geriye bir tek Anadolu toprakları kalmamış mıydı? Öyleyse niçin Anadolu’nun, yani Asia Minor’un derinliklerine inilmesindi?

İşte resmi dünya görüşünün, Ziya Gökalp’in ilkokul fişi düzeyine indirgenerek alınan ‘Türk, Müslüman ve Batılı’ üçlemesinin ‘eksiği’ tam da burada ortaya çıkar. Gerçi uygulamasının kolaycılığı ve her yana çekilebilirliği, resmi dünya görüşüne geniş bir hareket alanı kazandırmıştı ama bu üçlemenin sınırlarının genişletilebileceği alan da yeterli değildi. Hem birileri bu bedene dışarıdan, ta Rus steplerinden bir ruh taşımaya başlamıştı bile. Öyleyse daha işlevsel bir kimlik bulunmalıydı.

YENİ KÖK ARAYIŞI

Gerçekten de bu zor işi üstlenenler hümanistler olur. Önerdikleri aslında çok açık ve basitti: biz, yani bu topraklarda binyıllardır yaşayanlar zaten Batılıyız ve madem ki artık tüm dünyada insan olmak demek, Batılı olmak demek, bizim bu uğurda özel bir çaba içine girmemiz, yırtınmamız, çırpınmamız gerekmiyor. Çünkü zaten Anadolu topraklarında gelişen kültür, Batı kültürünün özünü oluşturmakta. Bizim yapmamız gereken de, Ege’nin mavi sularında gömülü bu öze dönmek.

Kısa bir süre sonra Mavi Anadolucu diye adlandırılacak bu hareket, hızlı bir yayın etkinliğiyle klasik Yunan kültürünün iki ayağından birini küllerinden diriltmeye yeltenir. Niçin bir ayağını? Çünkü Balıkçı’ya göre klasik Yunan’da iki ana yöneliş vardır: idealist düşünce ve hümanist düşünce. Başını Sokrates, Platon ve Aristoteles’in çektiği Atina merkezli idealist düşünce, tarih içinde baskıcı düzenlere dönüşmüş; İyonya merkezli Thales ve Demokritus gibi düşünürlerce biçimlendirilmiş hümanist düşünce ise hep insanca değerlerden yana olmuş. Öyleyse Atina’nın değil, İyonya’nın, yani Anadolu’nun izinden gitmek gerek.

Mavi Anadolucular’ın tümünün de ortak paydası, toplumun üst katmanlarına mensup olmak, en az bir Batı dilini çok iyi bilmek, iyi bir eğitimden geçmiş olmak. Kendilerini anlatmak için seçtikleri yol da, bir aydın hareketinden beklenebilecek akademik disiplini en iyi yansıtacak makale türü değil de, hasbi düşünceye olanak verdiği ve biraz da savrukluğa şans tanıdığı için olsa gerek, deneme türü. Örneğin, milliyetçilik ve devletçilik gibi anlayışların tam karşısında oldukları halde, sıklıkla resmi dünya görüşüne yeni bir tarih ve kültür anlayışı aşılama görevini üstlendikleri için resmi makamlarla pek başları belâya girmemiş. Bunun biri bilinen, biri pek bilinmedik iki istisnası var. İlki 12 Mart dönemine rastgelmekte. Sonuçta ‘solcu’ oldukları ve kimi etkinlikleri yüzünden Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol yargılanırlar. Balıkçı da sürgün gerekçesiyle gönderildiği Bodrum’da hareketin ilhamlarını Eski Yunan ‘musa’larından alacaktır.

İkincisi çok daha ilginç. Yazılarında insan sevgisiyle dolu hareketin fikir babası Balıkçı, aslında bir baba katilidir. Ne ki yakın ve etkin çevresi tarafından korunduğu için bu gerçek ancak ölümüyle günyüzüne çıkarılacaktır.

TARİH ANLAYIŞLARI

Mavi Anadolucular’ın en dikkat çekici yönleri, ‘halk’ anlayışları ve bu anlayışı dayandırdıkları tarih kabulü. Bir simyager titizliğiyle birbirinden çok değişik anlayışlardan ve farklı kaynaklardan derledikleri Anadolu konulu bilgileri bir büyücü maharetiyle öylesine tuhaf biçimde bir araya getirirler ki, sonuçta ortaya çıkan öze kendileri de şaşsalar gerek. Yeni cumhuriyete bir ‘kök’ arama gayretleri onları öylesine tuhaf ve çarpık bir mecraya sürüklemiş, görevleri gözlerine öylesine kalın bir perde indirmiş ki, örneğin edindikleri tarih anlayışına göre Anadolu’da yaşamış ne kadar halk varsa ve bütün bu halkların ne türden inançları varsa, bunların tümü Anadolu halklarına aittir ve en az Müslümanlık kadar önemsenmeli ve benimsenmelidir. Çünkü Anadolu’nun ‘öz’ü değişmemiş ve değişmemeli de.

Açıkçası bu tarih anlayışında, tarihin sistemli bir incelenmesi sonrasında edinilmiş nesnel bulguların mantıklı bir biçimde değerlendirilmesi ve kimi çıkarsamalarda bulunulmuş olması durumuyla karşılaşmayız. Çünkü Mavi Anadolucular’ın bir kutsal ereği vardı ve bu erek adına tarihin herhangi bir diliminden herhangi bir veriyi almak ve dilediği gibi kullanmak caizdi. Çünkü onlar yeni kök arayışını dayandıracakları malzemelere gereksinmekteydiler ve bunu da Eski Yunan efsanelerinden ve inançlarından başka hangi kültür verileri daha pekişik bir biçimde gerçekleştirebilirdi ki.

Sonuçta bu tarih anlayışıyla edindikleri bakış açısı, onları öylesine garip mecralara sürükler ki, örneğin bir Anadolu köylüsünün başındaki başlık ile Hititliler’in taktıkları arasında bağ kurabilirler ama daha yakın tarihli bir kültürü, o kızın o başlığı asıl takmasının etmenini görmezden gelebilmekteler. Aynı biçimde, horon ile Diyonisos ayinleri arasında bir bağ kurmaya çalışırlar ve sonuçta bunu dillendirdikleri bir ortamda köylünün birinden, “Biz horonu atalarımızdan kaldığı için oynuyoruz. Senin dediğin gibi horon gâvur icadı olsaydı, biz Trabzon’da hiç kimseye horon teptirir miydik?” karşılığını alırlar.

Bu tarih anlayışına Mavi Anadolucular’ı sürükleyen bir başka etmen de, dönemin kültürel konumuydu. Homeros’un kitabında tatlı tatlı anlattığı ve Yunan efsaneleriyle karışık bir masal düzeyine taşıdığı kimi tarih bilgileri, Troya kalıntılarının keşfiyle masal olmaktan kurtulmuş, dahası bütün Avrupalı bilim adamlarının gözünü Anadolu’ya çevirmişti. Böylelikle Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu cephelerinde yalnızca tam donanımlı askerler değil, onların başucunda tam donanımlı tarihçiler, arkeologlar ve antropologlar da mevzi almıştı. En az eli silâhlı askerlerinki kadar kutsal bir görevleri vardı bu bilim askerlerinin de: Anadolu’da yaşayan Müslümanların bu topraklarda yaşamaya hakkı yoktur. Çünkü bu topraklar başkalarına aittir.

‘CUMHURİYET İMAMLIĞI’

O yüzden de 1918 tarihli Paris Konferansı’nda Yunan heyeti Asia Minor üzerindeki tarihi haklarını savunmak için arkeolojik buluntulara başvurur. Aynı isteği aynı tonda İtalyanlar da Roma kalıntılarına dayanarak dillendirirler. Fransızlar ise Papa II. Urbanus’un XIX. yy’dan kalma bir fetvasına dayanarak Güney Anadolu’nun kendilerine ait olması gerektiğini savunmaktan geri durmadılar.

İşte bu şartlar altında kurulan cumhuriyet, hızla bir dil ve bir de tarih kurumunu hayata geçirirken, bu tezlere karşı çıkmayı hedefliyordu. Onun için de yabancı arkeologların ‘bu topraklar’da bulduğu her ne varsa sahiplenmek ve “Biz onlardanız, onlar da bizden” demek kolaylaşıyordu. O yüzden de, ilkece her türlü despotizme karşı olan Türk Hümanistleri, sırtlarını tek parti iktidarının ağababalarına dayayarak bir dönem devletin örtük resmi felsefesini kotarmış, bu arada ‘halk’ kavramını altı okun içine yerleştirebilmiş; öbür yandan, “Hayır!* O iddia ettiğiniz tüm değerler sizin değil bizim değerlerimiz.” dedikleri için, bu topraklar üzerinde hak iddia eden Avrupalılar’a karşı kalkan görevi üstlenmişlerdir. Bu kalkanı güçlendiren bir başka nitelik durumundaki laikliğin tanımlanması ve uygulanmasında da Mavi Anadolucular’ın payı sanıldığından yüksektir.

O yüzden de bu tarih anlayışında, hümanizmin ilkelerine milliyetçilik uymadığı için yeterince Türk teması yoktur ve aynı gerekçeyle resmi dünya görüşünün bir süre sonra, açıkçası gereksinildikleri yerlerdeki tehlikeler savuşturulduktan sonra Mavi Anadolucular’ı üvey evlat düzeyine indirgediğini görürüz. Ne ki bütünüyle de değil. Örneğin Köy Enstitüleri bu hareketin ürettiği ve bu harekete uygun insan üretmek üzere kurulduğu da başka bir gerçek. Sabahattin Eyüboğlu bu konuda görüşlerini hiç de saklamaz: “Köy Enstitüleri öğretmenin eğitmen olmasını, bir çeşit inkılâp misyonerliği, Cumhuriyet imamlığı yapmasını” açıkça dillendirir.

Bu imamlığın öbür okullarda da oturabilmesi için, tarih derslerinde en az Osmanlı Tarihi kadar eski Anadolu uygarlıklarının, Sümer, Hitit, Frig, Lidya, İyon, Akad ve Bizans tarihlerinin okutulmasını sağlarlar. Türk kültürüne bir başka katkıları da Demokrat Parti döneminde kaldırılan klasik filoloji dersleri. İslam medeniyetiyle ve Osmanlı kültürüyle bir bağı kalmayan yeni Türk gençlerinin ‘kendi gerçek köklerini’ bulabilmelerine yardımcı olacak bu dersler üzerinden, aynı zamanda bütün Batı medeniyeti verimlerine de ulaşılacaktır.

Bir süre sonra aralarında da kimi düşünce ayrılıkları çıkmamış değil. Örneğin Sabahattin Eyüboğlu hümanizmi Batı düşüncesinin ulaştığı en üstün aşama olarak kaydederken, Balıkçı tersini savunur ve tarihin gördüğü her olumlu gelişme gibi hümanizmin de Anadolu topraklarında ortaya çıktığını belirtir. Balıkçı’ya göre Anadolu’daki İslamiyet öncesi kültürler, düşünce özgürlüğünün gelişebildiği demokratik bir ortamı kurabilmiş ve bireysel yaratıcılığın önündeki bütün engelleri kaldırabilmişlerdir. Öyleyse yapılması gereken, İslam’ın ufuk tıkayıcı bağnazlığına saplanmaktansa eski Anadolu’nun engin ufuklarında at koşturmak.

Bu anlayışla Balıkçı Türk kültürünün köklerini Sümerler’e dayandırır.

YUNUS EMRE PAGAN MI?

Şimdi tam burada, bu tarih ve halk anlayışının insanı nerelere götürdüğünü görelim. Neredeyse herkesin kim olduğunu ve nerede durduğunu bildiği bir Türk şairini, İslam velisini nasıl gördüklerine bakalım: “İşte böylesine bir dervişlikle şairliği, yani söyleme sanatını, özü söze çevirme gücünü, düşünceyi elle tutulur gibi, gözle görülür gibi, kulakla duyulur gibi somutlaştırma, duyulara sunma yeteneğini bir araya getirmiş bir insanoğlu ve Türkmen kocası, bir Anadolu köylüsüdür Yunus Emre ve bu topraklarda, bizim topraklarımızda yaşamış bütün insanların, Hitit, Pagan, Hristiyan, Müslüman bütün yurttaşlarımızın sözcüsüdür. (Sabahattin Eyüboğlu, Yunus Emre, Cem Yayınları, 1971, s. 55)

Siz hiç Yunus Emre’yi pagan kültürünün sözcüsü olarak gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Ya Hititler’i yurttaşımız sayıyor musunuz? Öyleyse siz canım Anadolu’nun güzelim değerlerini hiçe sayıyorsunuz demek ki.

 Son olarak da Türk Hümanistleri’nin bu ‘ilginç’ tarih anlayışını nasıl kotardıklarını süzebileceğimiz Balıkçı’nın kaleminden çıkma Türkiye’nin Dionisyak Tarihi başlıklı yazısının giriş bölümündeki şu satırlara göz atalım: “Hani ya radyoda parazitli bir müzik dinlerken insan santrifüj kuvvetle parazitleri atar, ve onlara sağır kalarak musikinin çizgisine yapışıp onunla beraber gider. Tarihte dionisyak olmayan ne varsa hepsini defedip, can kurtaran kaloması gibi dionisizme yapışakalmalı. Türk tarihi diye okutulan zırvalar hep harpler, zaferler, şanlar, methiyelerden ibaret, hani ya zafer alayı günleri, kırmızı beyaz kâğıtlardan işporta malı tâklar yaparız a, tarih diye laftan ve havacıvadan zafer tâkları!”n

HALİKARNAS BALIKÇISI

Türk kimdir?

Anadolu eski taş devrinden beri akla gelen bir uygarlıklar çağlayanı, birbiri ardına gelen bir uygarlıklar sentezidir. Bunlar Hititler’den çok daha önce akmaya koyulan ve şimdi tarih ve arkeolojide Hitit, Frig, Lidya, İyon, Pers, Bizans, Selçuk ve Osmanlı diye adlandırılan ve birbirlerine katılıp birbirleriyle kaynaşan uygarlıklardır. Uzayıp gelen bu zincirin halkalarının her biri, önceki halkaların ya da kuşakların kanından gelmiş ve daha önceki uygarlığın –iyi kötü- bir sonucu, semeresi olmuştur. Kişinin bu gerçeği inkâr etmesi Türkiyeli bir Türk değilim demesine gelir. Böyle bir Türk yurttaşı kan ve uygarlık bakımından kendisinden önceki varisi ve hatta yurdunun yurttaşı saymaması demektir.

Anadolu’da dindarlık barınamaz

Anadolu halkı ırkçı olmadığı gibi koyu Müslüman da değildir. Bu softalıklara ne tarihi elverişlidir ne de coğrafyası. (...) Anadolu’nun tarihini biraz bilenler, burada derin, sürekli bir dindarlığın barınamayacağını kestirebilirler. Nice tanrıların, nice kültürlerin bir araya sıkıştığı, giderek bir tek insanın yüreğinde bile çelişmeler yarattığı bir yerdir burası.

Mis gibi şarap kokan cami olabilir mi?

Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile –ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda, öz malımız bizim. Halkımızın tarihi, Anadolunun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları da dolduran bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize.

(Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, Ataç Yayınları, 1961, s. 9)

Mimar Sinan, Osmanlı mimarisinde dionisyak hamle ve atılıştır besbelli. Bunu iyice anlamak için Konya, Karaman, Sivas, Erzurum, Bursa ve son olarak İstanbul mimarisini ele almalı. Bana kalırsa asıl prototip Efes’teki İsabey camii. Bütün mimari kitapları (yani Batınınkiler) onu, mimarinin en devrimci eseri diye ele alıyorlar. Dünyanın birinci asimetrik eseri o idi. Malum, tam bir simetri tam bir akademizm demektir. (...) Yirmi küsur kısmın herhangi ikisi birbirinin aynı değildir. Al sana akademizme ve apollonyen sanata tekme çalan dionisyak bir anarşizm. (...) Bu isabey camii dionisyak olduğu için mis gibi şarap kokar.

(Halikarnas Balıkçısı, Düşün Yazıları, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1993, S.15)

 

yazikonusu-Kültür-Sanat
 
BU YAZIYA GÖRÜŞ BİLDİR


   


Yarın imzalı yazılar dergiyi diğer yazılar yazarlarını bağlar.
Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Dergimiz basın ahlak ilkelerine uymayı taahüt eder. Yarın 2002 ©